İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

zâviye sohbetleri

BÜYÜK BULUŞLAR VE TELEVİZYON

Bana göre, bu buluş, “yazı” ve “matbaa” kadar, belki, onlardan da daha önemlidir. Çok ağır ve sessiz bir gelişim içinde, birden bire, televizyon bütün dünyamızı istilâ etmek üzeredir. Bu, müthiş buluş, her gün biraz daha gelişerek evimize, yuvamıza, iş yerimize ve hayatımızın bütün noktalarına girmekte, giderek fonksiyonunu geliştirerek devleşmektedir. Hiç şüphesiz, televizyon, kurulmakta olan “yepyeni bir dünyanın öncüsüdür”

TAVSİYELER

Çocuklara karşı iyilik yaparak davran. İşine karşı güzel ahlâkla davran. Ev halkına karşı sevgiyle davran. Namaza ise huzurla muamele et. Oruca günahlardan uzaklaşarak, hacdaki uygulamalara Allah’ı zikrederek ve yücelterek muamele et. Zekâta karşı onu hemen ödeyerek muamele et. Tevhide ihlasla, ilâhî isimlere, her ilâhî ismin ortaya çıkardığı ahlâka göre davran.

KİTAP GİRİZGÂHLARI 1

İlk biat merâsimlerinde “Ebedî Gerçekler Dünyası”na girişin bir parolası haline gelen bu hitab, iman vecdinin çölü dalga dalga ürperten muazzam bestesiydi. Dâvetin sahibi beşerî idraki yakmamak için kırıntı kırıntı sunduğu nasiplerle, insan zerreciklerinin beka ummanına açılışını seyrederken, Rabbine hamdederek taşıdığı büyük ve ulvî emâneti yavaş yavaş devrediyordu.

SAHİPLERİ DE ÖYLEYDİ…

Bir gün dergâhta Efendi Hazretleri’nin huzurunda idim. Seyyid Fehim hazretlerinin oğlu Ma’sum Efendi ziyarete gelmişti. Otururken Osmanlı padişahlarından bahis açıldı. Ma’sum Efendi, ‘Abdülhamid Han Hakkın mağfiretine kavuştu’ dedi. Efendi Hazretleri ‘Hepsi o kadar mı?’ buyurdu. Ma’sum Efendi, ‘Bundan büyük hangi nimet olur?’ deyince, Efendi Hazretleri buyurdu ki: ‘Ondan büyük şu olur ki...

BÜYÜK DAVETÇİ NİMETULLAH HALİL İBRAHİM YURT HOCAEFENDİ (2)

Hikâyemiz 1979 senesinde Türklerle beraber Berlin’de gerçekleşmiştir. Nimetullah Hocaefendi camilerden birinde bir kaç saat Türklerle konuştuktan sonra onlara şunu sordu: “Diğerleri nerede?" Onlar Hoca’ya niçin bunu sorduğunu, kendisini saatlerdir dinlediklerini söylediler. Hoca onlara: “Diğerleri nerede? Onları görmek istiyorum” dedi ve onlar da diğer Türklerin barlarda olduklarını belirtti. Nimetullah Hocaefendi dedi ki “Onları ziyaret edeceğim..."

YUNAN PROPAGANDASI

İnsanların çoğu derin düşünce ve muhâkemeye meyyal değildirler. Bu alışkanlığı kazanamamış bulunmalarından veyahud da zamanlarının her mesele üzerinde kâfi miktarda durmaya müsâid olmamasından dolayı, ilk nazarda dikkatlerine çarpan her şeyin sathî telkin ve şartlandırmasından kurtulamazlar. Bu yüzdendir ki, propaganda yirminci asrın en tehlikeli silâhı sayılsa -belki de- mübalâğa edilmiş olmaz.

FÂTİH VE TASAVVUF

Kütleler, çok zaman küçük insanların elinde kalmak bedbahtlığına uğrar. Dünyânın bozuk düzen, hasta mecalsiz düştüğü devirler, işte bu kifâyetsiz idârecilerin elinde karanlıklara gömülüp önlerini artlarını göremedikleri zamanlardır. Dünyâ târihine bir göz atarsak, beşeriyet ne bulmuşsa, tasavvuf şuûruna doğru yol aldığı zamanlarda bulmuştur.

KİTAP YAKMAK!

Dünya tarihinde de bu tip “kitap katliâmları” mevcut olmuştur. Nazi Almanyası’nda, Komünist Rusya’da bu tip cinayetler, maalesef, en korkunç boyutlarda işlenmiştir. Bugün Sovyetler Birliği’nde Müslümanların, Kur’ân-ı Kerîm bulmaları, okumaları, âdeta imkânsız hale gelmiştir. Durum diğer komünist ülkelerde de aynıdır. Orada ancak rejimin uygun gördüğü kitaplar okunur, diğerleri “yasak”tır ve bu yasak kitapları bulunduranlar, korkunç bir suç işlemiş olurlar.

ZAMANIN KIYMETİ

Rivayet ederler ki bir grup insan seleften birinin yanına gelir ve ona “Acaba sizi rahatsız ediyor muyuz?” derler. O da onlara şöyle der: “Elbette, okuyordum, sizin için okumayı bıraktım!” Zâhidlerden biri bir gün Servî es-Sekatî hazretlerine gelir yanında bir grup insanın oturduğunu görünce “Tembellerin sığınağı mı oldun?” der ve oturmadan çeker gider.

MAARİF VE NESİLLER

Memleketin şu müşkül şartları içinde yaşarken, zihnim hep gerilere, çocukluğuma giderek, seferberlik yıllarını âdetâ yeniden yaşayıp, bugünkü hâlimize şükrediyorum. Başımızın üstünde bir çatı ve etrafımızda dört duvar var. Balkan ve Birinci Cihan Harbleri’nin, aç, çıplak, hasta, yaralı muhâcir kafilelerini düşündükçe, bugüne şükretmemek imkânsız.