İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

zâviye sohbetleri

HİKÂYE

Bir derviş bir tilki gördü. Hayvancağızın hem eli, hem ayağı yoktu. Derviş bu elsiz ayaksız tilkinin yaşadığını görünce, Cenab-ı Hakkın lûtfuna hayran oldu… “Hem eli yok, hem ayağı. Bu ne yapar, ne yer ne içer?” diyordu. Derviş bu düşünceye dalmışken bir de gördü ki, bir çakal avlamış olan bir arslan geldi. Arslan çakalın bir kısmını yedi, doydu. Kalanını bırakıp gitti...

BU GÜZEL SÖZLER NASIL EDİLİR?

Olacak iş değildi… Ama inat ettim. Henüz ortaokul öğrencisiyken köy köy dolaşıp yaşlı kadınlarla konuştum. Ne yapmış, ne etmiştim diye karıştırırken kırk yıl önceki notlar elime geçti. Şaştım… Meğer, akıl almaz cümleler yakalamışım. Tadına doyulmaz cümleler. Bugün, o güzellik âbidesi sözleri size aktarmak istiyorum.

BİR GELİN KİRAZ YIKARKEN

Gün olur biz de göçeriz. Bizim ardımızdan da ağlayanlar bulunur. Ne gün sayarım artık, ne otobüs saatlerini düşünürüm. Ötelere usulcacık yürürüm. Adı Gürbüz’dü, yazı yazardı diyenler çıkar. Hem ekeriz kendimizi hem kendimiz biçeriz, ötesi yok. Gün olur biz de göçeriz. Ama öyle baş köşede değil. Ben, helva yiyen bir yetime bakarken ölmeliyim. Veya bir fidan dikilirken. Vakit akşam olmalı ya da az evvel önüm sıra sevdiklerim geçmeli. Sonra seni sevdim diyemediklerim… Bir gelin, kiraz yıkarken ölmeliyim.

ORTA DOĞU’DA TÜRK ASKERÎ VARLIĞI

Gerçekte Türk askerî varlığının Orta Doğu’da ilk zuhûru, bunun giderek gelişmesi ve sonunda bölgedeki bütün denge unsurlarını kendilerine değiştirerek yegâne hâkim bir unsur haline gelmesi, üzerinde çok daha etraflı bir şekilde durulması gereken önemli konulardan biridir. Her ne kadar Hazreti Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- ve onu takib eden devirlerde Arap yarım adası ve çevresinde Türk varlığı, araştırılması zor bir konu ise de Türklerin askerî bir unsur olarak Orta Doğu’ya ilk ayak basmaları, Emevîlerin ilk devirlerine kadar ulaşmaktadır.

BİR İŞ ve MESLEK TUTMAK

Müminlerin, helâlinden kazanmak ve kimseye yük olmamak için, meşru bir işte çalışmaları gerekir. Müslümanların, zamana ve zemine uygun meşru birer iş ve meslek edinmeleri şarttır. Nitekim, Şanlı Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem “Allah, meslek sahibi mümini sever” diye buyurmuşlardır. İslâmiyet, işsiz, güçsüz kalmayı ve boş dolaşmayı asla istemez. Bu konuda, yüce ve mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur “O halde, boş kaldın mı, hemen yorul”.

YÜZ YIL EVVEL KORE AİLESİ

Japon ve Çin hadise-i ma’lûmesine sebeb olan Kore kıt’ası hakkında gazetelerle siyâsî, ticârî, sınâ’yî bir takım makaleler neşr olunmuş ve Kore kıt’asında meskûn akvâmın ‘âdâtı hakkında hayli ma’lûmât verilmişdir. Bu meyânda Korelilerin yemekleri hakkında tafsîlât verildiği gibi Kore kadınlarına dâ’ir de birkaç bende tesâdüf edilmişdir...

HÂLLER VE ÂDETLERİN DEĞİŞMESİ

Hâller ve âdetlerin değişmesinin genel sebebi, her kavmin âdetlerinin hükümdarlarının ve devletin âdet ve kaidelerine tâbi olmasıdır. Bu pek yayılmış ve belli bir şeydir. Nitekim bu söz çok meşhurdur: “En-nâsu alâ dîni mülûkühüm” (Halk hükümdarın dinindedir) denilmektedir. Devlet adamları ve hükümdar, devletin başına geçerek yönetimi ellerine aldıktan sonra...

MUAMMÂ

Fıtrî olan tecessüs, Önünde âfâk, enfüs, Ve içinde gerçekler, Nasıl bilinecekler?!. Gölge mi hep kâinât?!. Buna rağmen de inad, Ve iddia meşheri!.. Gâh ileri, gâh geri… Bütün mağrur kafalar, Dehlizde yarasalar!..