İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

28 ŞUBAT 1997

İsrail’le el ele Yeni Türkiye

Türkiye’nin giderek bir bataklığa doğru sürüklenmesiyle paralel olarak, halkın İslâm’a yönelişinde büyük bir sıçrama da 90’lı yıllarda yaşandı. Bu sıçramanın göstergelerinden biri olan Refah Partisi, 1994 yerel seçimlerinde Ankara ve İstanbul gibi büyükşehirleri alarak oy oranını %19’a çıkardı. Bir yıl sonraki genel seçimlerde %21 oy alarak Türkiye’nin birinci partisi oldu. Belli çevreler, Refah Partisi seçimlerden birinci çıkmasına rağmen onu hükümete getirmek istemediler. Çeşitli formüller denendi ve başarılamadı. Nihayet 1996 yılında Refah Partisi-Doğru Yol Partisi koalisyon hükümeti kuruldu. Başbakanlığa Necmettin Erbakan, başbakan yardımcılığına Tansu Çiller getirildi. Bu koalisyon hatırına DYP’nin yolsuzluk dosyaları hasır altı edildi ve hükümet çalışmalarına başarılı bir şekilde başlandı.

   1996 yılı sonuna gelindiğinde, başta ekonomi ve dış politika olmak üzere birçok noktada atılımlar yapılmıştı. Bu sırada Susurluk Krizi patlak verdi. Balıkesir’in Susurluk ilçesinde meydana gelen bir trafik kazasında devlet görevlilerinin ve devlet adına kullanılan tetikçilerin kirli ilişkileri ortaya döküldü. İşin ucu DYP’ye ve Tansu Çiller’e doğru giderken RP, koalisyon yararına bunun üstüne kararlılıkla gitmeyi istemedi; hatta örtbas etmeyi tercih etti. Bu olayın gündemi yoğun şekilde işgal ettiği bir sırada, birdenbire manipülatif haberler aktive edilmeye başlandı: Basında büyük bir irtica kampanyası hortlatıldı. Ordunun Refah Partisi iktidarından rahatsız olduğu ve yönetime el koyabileceği propagandaları yapılmaya başlandı. Refah Partisi, bu kampanyalara kulak asmak istemediyse de 28 Şubat 1997 günü yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısı ülkenin gündemine bomba gibi düştü.

   Toplantıda, MGK’nın asker kanadı olan Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları hükümete adeta ültimatom niteliğinde bir belge sundular ve bunu imzalamasını istediler. Kamuoyuna 28 Şubat Kararları olarak yansıyan belge, Başbakan tarafından imzalanmamasına rağmen yürürlüğe girdiği şekliyle; irticai faaliyetlere son verilmesini, Kur’an kursları ve imam hatip okullarının kapatılmasını, cami yapımına sınır getirilmesini, sokaklarda dini kıyafetlerle dolaşılmamasını vs istiyordu.

   Hükümetin Refah Partisi kanadı bu kararlara sert şekilde tepki gösteremedi. Bunun sonucunda üzerine fazla gidilmeye başlandı. Sermaye çevrelerinin, sendikaların, basının, akademisyenlerin, hâkim ve savcıların dâhil olduğu yürüyüşler ve kampanyalar sonucunda Mayıs 1997’de Refah Partisi’ne irticai faaliyetlerin odağı olmak suçlamasıyla kapatma davası açıldı. Haziran 1997’de Cumhurbaşkanı Demirel’in hileli bir manevrası ile hükümet bozuldu ve ANAP ve DSP gibi geri sıralardaki partilere bir darbe hükümeti kurduruldu.

   Bu tarihten sonra 28 Şubat Postmodern Darbesi bilfiil sona ermiş lakin bilkuvve olarak ve 28 Şubat Süreci adıyla bir zulüm çığırı başlatılmıştı. Refah Partisi kapatıldığı gibi, dindarlara büyük baskılar ve zulümler uygulandı. Zulüm vetiresi hemen hemen 2003 yılına kadar devam etti.

Başörtü Avcılığı ve Bin Yıl Sürecek Denilen Süreç

Refah Partisi’nin gençlik yapılanması olarak bilinen Milli Gençlik Vakıfları kapatıldı ve mülklerine el konuldu. Birçok dernek, vakıf ve cemaat benzer saldırı, baskı ve mali kayba maruz kaldı.

   Toplam yirmi bir vakıf, irticai faaliyet gerekçesiyle mühürlendi. Sadece vakıflar değil, belediyeler de operasyonlardan ve baskılardan nasibini aldı. Birçok belediyeye baskınlar yapıldı, birçok belediye başkanı ve çalışanı hapse atıldı, belediyelerin malvarlıklarına ve gelirlerine el konuldu. Bu tür operasyonlara maruz kalan belediyelere bir örnek olarak Gebze Belediyesi’nin 150 kişilik çalışanı toptan gözaltına alındı, bunlar çeşitli işkencelere maruz bırakıldı, 24’ü hakkında dava açıldı, belediye başkanı ve yedi arkadaşı tutuklandı, dokuz ay boyunca mahkemeye bile çıkarılmadan hapiste tutuldu. Suç örgütü kurmaktan yargılanan sanıklar, sonunda delil yetersizliğinden beraat etti.

   Şüphesiz bu operasyonların en büyüğü, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yapılan operasyondur. 1999 yılında Belediye, polis ekipleri tarafından kuşatılarak toplam 60 belediye çalışanı gözaltına alındı. Günlerce sorgulandıktan sonra çıkarıldıkları mahkemede tümü serbest bırakıldı. Bunun ardından şirketlere ve gazetelere saldırılar başladı. Yeşil Sermaye adı altında binlerce şirket fişlendi. Gazetelerde isimleri yayınlanıp, irticai faaliyet suçluları olarak gösterildi. Çok geçmeden bunların bazılarına yönelik polis baskınları yapıldı.

   Hedefteki gazetelere yönelik operasyonlar, yüzlerce polis eşliğinde gerçekleştirildi. Yetkililerin evlerine düzenlenen operasyonlarla eşleri ve küçük çocukları dahi gözaltına alındı. Yazarlara ve yöneticilere fizikî ve psikolojik işkenceler uygulandı. Gazeteler dışında bir çok dergi, radyo ve televizyon mensubunun maruz kaldığı feci muamele ise hesapsızdır.

   Bu zulümler mahallelere ve köylere kadar yayılmıştı. Mahallelerde, kadınlara kendi evlerinde Kur’an dersi veren veya haftada bir toplanıp kendi aralarında Kur’an okuyan kadınlar dahi tespit edilip ifadeye çağrılarak korkutuldu. Kur’an kurslarına yönelik baskınlar ise bundan daha şiddetli oldu. Bir rapora göre, 1997 ile 2002 yılları arasında 1732 Kur’an kursu kapatıldı. Kur’an kursu kapatma operasyonlarının bir kısmı, ne gariptir ki valilerin ve müftülerin de katıldığı, davullu zurnalı törenler eşliğinde gerçekleşti.

Rakamlarla 28 Şubat

   Başbakan Ecevit 22 Temmuz 2000’de, irticacı memurların işten çıkartılmasını kolaylaştıran Kanun Hükmünde Kararnâme’yi (KHK) cumhurbaşkanının onayına sundu. Uzun bir bekleyişin ardından Çankaya, 8 Ağusyos’ta kararnâmeyi veto ettiğini açıkladı. Hükümet 14 Ağustos’ta KHK’yı aynen ve beraberinde gerekçesiyle tekrar Çankaya’ya gönderdi. Köşk, KHK’yı 21 Ağustos’ta ikinci kez iade etti. Koalisyon liderleri, Ekim’de yeniden gündeme getirmek üzere kararnâmeyi askıya aldılar. 23 Ağustos’ta MGK, irticaya karşı görüş birliğine vardı ve 24 Ağustos’ta Bakanlar Kurulu KHK’nın kanunlaştırılmasına karar verdi. Bu zorba hükümlerin sonucu, bir sendikanın geçtiğimiz yıllarda yayınlanan araştırma raporunda şu çarpıcı bilgilerle karşımıza çıktı:

   “Eldeki mevcut verilerden hareketle, 1997-2003 tarihlerinde 33 bin 271 öğretmen, kılık-kıyafet veya fişlemeler nedeniyle disiplin soruşturması geçirmiş, 3 bin 527 öğretmenin görevine son verilmiş, 11 890 öğretmene kılık-kıyafet veya fişlemeler nedeniyle disiplin cezası verilmiş, 4 bin 625 Milli Eğitim Bakanlığı çalışanı istihbarat birimlerince sözde irticayla ilişkilendirilerek fişlenmiş, yaklaşık 11 bin öğretmen ise istifa etmek zorunda bırakılmıştır.”

   ‘Rakamlarla 28 Şubat Mağdurları’ raporuna göre 28 Şubat döneminde 2 bin 639 kamu personeli MİT tarafından irticayla ilişkili görüldü, 949 öğretmen ile 418 öğretim görevlisi irticacı olarak fişlendi. İrtica gerekçesiyle 210 vali veya kaymakam hakkında rapor hazırlandı, 71 kaymakam görevinden el çektirildi, 331 emniyet mensubunun hakkında inceleme başlatıldı, 53 emniyet mensubu hakkında idari ceza 396 diyanet personeli hakkında ise disiplin cezası verildi.

   Bu dönemde, 128 diyanet personeli meslekten atılırken, yükseköğretim kurumlarındaki 139 kamu görevlisinin görevine son verildi. 21 vakıf kapatıldı, 187 vakıf gayrimenkulüne ise el konuldu.”

   Meclis Araştırma Komisyonu’nun ortaya koyduğu bir başka raporda ise şu bilgilere yer verilmektedir:

   “Meclis Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu’nun raporu, 28 Şubat sürecindeki irtica fişlemelerini gözler önüne serdi. Genelkurmay başta olmak üzere İçişleri Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, YÖK, Diyanet ve benzeri kurumlardan komisyona gelen belgeler, 28 Şubat sürecindeki ‘irtica’ gerekçesiyle işlerine son verilenlerin sayısını ortaya koydu.

   Raporda, TSK’dan tasfiye sürecinin 28 Şubat MGK toplantısının hemen öncesinde ve hemen sonrasında yoğunlaştığı vurgulandı. Raporda 1990 – 2011 arasında incelenen bin 235 personelden bin 43’ünün ‘irticai faaliyetten’ atıldığı, bunlardan 395’inin subay, 648’inin astsubay olduğu kaydedildi. 1990 – 2011 arasında ise ilişiği kesilen askerlerin yaklaşık %84,4’ünün atılma gerekçesini irticai faaliyetin oluşturduğu kaydedilen raporda, 1995 – 1999 arasında KKK’dan 275 subay, 319 astsubay, Deniz Kuvvetleri’nden 1996 – 1999 arasında 49 subay, 105 astsubay, 1990 – 1991 arasında Hava Kuvvetleri’nden 33 subay, 155 astsubayın atıldığı belirtildi. Jandarma Genel Komutanlığı’nda ise irtica nedeniyle en yoğun atılma 38 subay, 69 astsubay 1998 yılında yaşandı.

Fişlemeler

   Gülhane Askeri Tıp Akademisi’ndeki ‘fişleme’ uygulamalarına da yer verilen rapora göre, 28 Şubat sürecinde YAŞ kararıyla GATA Komutanlığı’ndaki 25 doktor ordudan atıldı. Raporda, İçişleri Bakanlığı’nca 3 vali, 166 kaymakam, 41 vali yardımcısı ve 3 hukuk işleri müdürü olmak üzere toplam 213 mülki idare amiri hakkında değerlendirme raporları hazırlandığı, incelenen 331 emniyet mensubundan 15’inin meslekten atıldığı, 38’ine ceza verildiği kaydedildi.”

   Hava Kuvvetleri Komutanlığı 1. Füze Komutanlığı’ndan atılan Abdülkadir Bozdemir’in Meclis Darbeler Komisyonu’na sunduğu belgeler arasında ise çok çarpıcı ayrıntılara yer verilir:

   “Hava Kuvvetleri Komutanlığı 1. Füze Grup Komutanlığı’nın 14 Kasım 2001 gün ve İSTH: 3590-872-01/122 sayılı ve ‘Sivil Memur Abdülkadir Bozdemir ve Ailesi’ konulu bir emir belgesi bulunuyor. Albay Ali İşçi imzalı belgede, ‘Bozdemir ve ailesi hakkında müteakip zamanlarda yapılan kontroller sırasında: Terminoloji olarak genelde, dini terimleri çoklukla kullandığı; (İnşallah, Maşallah gibi), özellikle spor saati olan Cuma gününün öğle vakitlerinde komutanlık birimi içinde görünmeyip, spora katılmadığı; daha önce hakkında irticai faaliyetlerde bulunduğu tespit edilen Svl. İşçi K. G. İle birlikte, ‘Cuma Namazı’na gittiği konusunda duyumlar alındığı’ belirtiliyor. Emir yazısında ‘Anılan personelin aksaklığa sebebiyet verecek durum oluşturmadan araştırılması, özellikle eşi ve yeni doğan kızına ‘Rüveyda’ ismini niçin verdiği birinci derece ailesi hakkında gerekli takibatın yapılması, şahsi dolabındaki eşyaların envanter dökümlerinin periyodik aralıklara yapılarak, yazılan tutanakların İstihbarat Şubeye gönderilmesi’ ifadesi yer alıyor.

   28 Şubat sürecinde masa başında onlarca irticai terör örgütü üretildi. Bunlara karşı açılan davalarda binlerce kişi tutuklandı, işkence gördü ve atılı suçlardan hüküm giydi.

   90’larda işlenen faili meçhul siyasî cinayetler için, yüzlerce “fail(!)” bulunup dosyalar kapatıldı. Sadece Uğur Mumcu’yu öldürdüğünü itiraf eden 60’tan fazla kişi, değişik tarihlerde basına teşhir edildi ve hapse atıldı.

   Ne türlü suç işledikleri tespit edilemediği ve mahkemenin bile “her ne kadar bir delil bulunamasa da” itirafına rağmen tepeden gelen emirle idama mahkûm edilen kanaat önderleri, düşünürler oldu.

   Sarık ve cüppe hedef tahtasına konuldu. İrticacı diye nitelenen örgütlere yönelik operasyonlar, sadece tutuklama ve hüküm giydirme ile sonuçlanmamıştı. Bunun yanında, çok sayıda irticaî örgüt şüphelisi de, düzenlenen operasyonlarda öldürülmüştü. Bunlardan bazıları tutuklu bulundukları cezaevlerine düzenlenen operasyonlarla öldürülürken, diğer bazıları ise evlerine düzenlenen gözaltı operasyonları sırasında vuruldu. Tanınmış bir dini cemaatin önde gelen isimleri cami içinde ve cami yolunda uğradıkları suikastlarla katledildi.

   Türkiye’nin çimentosu olan İslâmî cemaatlerin liderleri, tehdit ve baskılar sebebiyle ülkeyi terke zorlandı. Kimisi yurt dışında bile rahat bırakılmadı hatta şaibeli kazalarda hayatlarını kaybetti. Bütün bunlara sebebiyetle ülkeyi bir cinnet panayırına çeviren darbeci generaller İsrail’le bol akçalı ve mutlu anlaşmalara imza atmışlar; uluslararası Siyonist örgütler tarafından madalyalanmışlar, ülkeyi İsrail’in operasyon üssüne çevirmişlerdi.

   Bu süreçte; yağmalanan bankalar, hırsızlara koruma sağlayan generaller, bozuk tankları daha da bozmak üzere İsrail’e aktarılan büyük meblağlar, Siyonist yayılma ve Mossad fitnesine direnme potansiyeli barındıran yerli dinamikleri “irticacı” yaftasıyla ezmeler, Sabetaycı çöreklenmeler, devletin yağlı birimlerinde akraba – eş – dost karışımı şebekeleşmeler, postal karşısında eğilip talimat alan yargıçlar, genelkurmay merdivenlerinde talimat ve manşet bekleyen şimdilerin demokrasi şampiyonu havalarındaki gazeteciler, gazeteler; darbeci eteği öpmede birbiriyle yarışan işadamı ve işçi örgütleri, kıskandığı rakibini “irticacı” diyerek gammazlayıp sonuç alan necip vatandaşlar, başörtülü başları baş düşman ilan edip ezmeye, fişlemeye, ikna odaları adı verilen Nazist uygulamalarla ruhen çökertmeye çalışmalar; hocalığı bırakıp hafiyeliğe heveslenen, öğrencisini fişleyen, ihbar eden kara cübbeliler; hayatları baltalanan narin fidanlar ve aileleri ve dahası… İlk anda akla gelen 28 Şubat başlıklarından bazılarıdır.

   Orwell’in “1984” romanından fırlamış oluşumların resmigeçit yaptıkları bir süreçtir.

   “Bin yıl sürecekti bu resmigeçit.” Öyle diyordu bir apoletli muktedir, ama ufak bir hesap hatası oldu; bir on yıl sonra başörtüsü, Baş Lady oldu.

   Türkiye farklı memleket, Türkler de öyle.

   Yanlışın da doğrunun da hakkını verirler; enlerde yaşarlar.


Tarih ve Düşünce, Türklerin Hataları, İstanbul: Lutka Kitap, 2016, s.374-383

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir