İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

AFRİKA’DA BATILI

   Osmanlı Devleti Afrika’dan çekilmek zorunda kalınca Avrupalılar tara­fından kıtayı asırlarca fakirleştirmekle suçlamışlardı. Kendilerinin ise bu geri kalmışlığa son vererek Afrikalılara medeniyet götüreceklerini iddia ediyorlardı. Oysaki kendileri daha da zenginleşirken milyonlarca insan açlıkla mücadele etmeye başladı. Bugün dünya çapında kalkınmış bir tane Afrika ülkesi gösterilmezken birer Osmanlı eyaleti olan Cezayir, Tunus, Trablusgarp ve Mısır geçen asra kadar Avrupalılara karşı koyabilecek güçte müstakil devletler konumundaydılar.

  Osmanlı aleyhinde yürütülen aşırı derecedeki propagandalar neticesin­de Osmanlı padişahının hâkimiyetini değil son dönemlerde halifelik unvanını dahi reddeder hale gelen Afrikalı Müslümanlar, Türklerden tamamen uzak­laştırıldı. Milliyetçilik akımları yaygınlaştırılarak Osmanlılar Almanya’nın kuklasıymış gibi suçlandı.1 Peki neden? Çünkü Osmanlı Devleti Afrika’daki batılıların bilhassa Müslüman bölgeleri sömürgeleştirme faaliyetlerine bizzat engel olmaya çalışıyordu. Roma, Paris ve Londra gibi önemli başşehirlerdeki sefirlerini gelişmeler konusunda devamlı teyakkuzda tutuyordu.2

Sağ üst köşede “Osmanlılar ile İtalyanların Trablus Muharebesi” yazıyor.

  Irkçılığın hiç kuşkusuz kölelik ve köle ticareti üzerinde bir noktaya kadar da olsa etkileri olmuş ve zincirlere vurulan Afrikalıların birer satılık meta’ gibi dünya pazarına sürülmesine yol açmıştır. Amerika’nın keşfinden kısa bir süre sonra “yeni dünya”nın köle aramak amacıyla Afrika’nın kapılarını çalması, özellikle Batı Afrika’nın demografik yapısını ve toplumsal kurumlarını param­parça etti. Bu devre, Batı Afrika’nın Avrupalılar tarafından istila edildiği ve sömürgeleştirildiği devrenin başlangıç safhasıdır. Afrika’daki nüfusun önemli bir kısmı hunharca gemilere doldurularak “yeni dünya”daki büyük çiftlikler­de çalıştırılmak üzere Amerika’ya getirildi. Ardından “yeni dünya”ların keşfi için gerçekleştirilen haksız işgaller, Kara Afrika’da onarılması olanaksız derin yaralar açtı, büyük felaketleri de beraberinde getirdi. Dünya tarihinin hiçbir döneminde böylesine büyük miktarda insanın, zorla, dayatarak, zincirlere vu­rularak ülkelerinden sürülmelerine tanık olunmamıştır.3 Aslında şair Kipling, tarihçi Renan ve daha diğerleri yaşadıkları dönemlerde şu görüşleri olanca güçleriyle savunuyorlardı:

  “Yönetim mekanizmasına beyaz adamın geçip sö­mürü veya medeniyet adına diğer ulusları önüne katması ve koyun sürüsü gibi gütmesi gerekir. Beyaz adam, ırk üstünlüğünün zirvesini temsil etmekte olup kendi sahasında güç, hâkimiyet ve yönetme kabiliyetini taşımaktadır. Batı batıdır. Doğu doğudur. Bu ikisi asla bir araya gelmez.”4

   Bütün bu olumsuzluklara rağmen Afrika’nın hızla gelişmesinde(!) Batı’ya çok şey borçlu olduğu yaygın bir şekilde bazıları tarafından şiddetle savunulmaktadır. Fakat bizim kanaatimiz ise şudur:

  “Sanıldığının aksine Batı, sanayileşmesinde ve gelişmesinde Afrika’ya çok şey borçludur.”5

  İslâm tarihi gerçek manada dürüst olarak ele alınıp, geçmiş tarihi yanlışıyla doğrusuyla okunabilse, en azından efendiliğin çok zaman hak edende kaldı­ğı, kimsenin geçmişinden dolayı ebediyete kadar köleliğe mahkûm edilmediği görülürdü. İslâm diniyle ilk defa Araplar müşerref olmuşsa da kısa zamanda Berberiler, İranlılar, Türkler, Afrikalılar, Hintliler daha doğrusu kime ulaşmışsa onlar bulundukları bölgenin efendiliğini elde etmişlerdi.6

   Sonuç olarak, 19. yüzyılın ortalarında giderek yaygınlaşan ve 20. yüzyılın başında yeryüzünün birkaç ülkesi hariç tamamını işgal ederek sömürgeleştiren Avrupalı büyük güçler, tarihte en fazla Roma dönemindeki sömürgeci teşkilatlanma ve askerî güç kullanma usullerinden etkilenmiştir. Avrupalılarda aynı Roma sömürgeciliğinde olduğu gibi yerlilerin imkânlarına el koymakla yetinmeyip, onlara köle muamelesi yapmıştır. Avrupa sömürgeciliğinde Öne çıkan şey, güçlünün oluşturduğu hukukun geçerli olması anlayışı, İslâm idare­lerinde bunun yanında hukuk gücününde yer alması ilkesine dönüşmüş ve bu ikisinin birlikte kol kola, omuz omuza yürütülmesiyle farklı bir adalet anlayışı ortaya çıkmıştır. Avrupa sömürgeciliğinin “böl, parçala, yut” ideolojisinin ye­rini Osmanlılarda “fethet, mevcudu muhafaza et, yaşat ve geliştir” esası temel teşkil etmiştir. İslâm’ın nüfûz ettiği yerlerdeki emniyet ve asayişe, ne geleneksel inançlara göre yaşayanların ne de Hıristiyanlaştırılan yerlilerin yaşadığı bölge­lerde rastlamak mümkündür.


Muhammed Tandoğan, Afrika’da Sömürgecilik ve Osmanlı Siyaseti (1800-1922), Türk Tarih Kurumu, Ankara, 2013, s.148-150. sayfalarından yaptığımız iktibasa başlığı biz ekledik.
[1] Ahmet Kavas, “Fransa’nın Kuzey ve Batı Afrika’da Uyguladığı İslâm Siyaseti: Sultan Reşad’ın Yayınladığı Cihad Çağrısının Reddi Meselesi”, Dini Araştırmalar,İstanbul Nisan/2000, S.6, s.25-30
[2] Ahmet Kavas, “Afrika”, Günümüz Dünyasında Müslüman Azınlıklar, İSAM Yayınları, İstanbul 1998, s.131-152.
[3] Ali Mazrui, Afrikalılar: Üç Farklı Kültürel Miras, trc: Yusuf Kaplan, İnsan Yayınları, İstanbul 1992, s.109.
[4] İmamüddin Halil, Afrika Dramı: Sömürgecilik-Misyonerlik-Siyonizm, Çev: Mehmet Keskin, İnsan Yayınları, İstanbul 1985, s.17.
[5] Ali Mazrui, a.g.e, s.159.
[6] Kavas, a.g.e., s.185

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir