İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

BATI İFLÂSIN EŞİĞİNDE!

Kemalizm’in İdeali Olan: Batı İflâsın Eşiğinde

Zuhurunun şiddetinden dolayı gâib ve zâtî gerçeği hakkıyle ancak kendisine mâlum olan Cenab-ı Hakk, Âlemlleri yoktan ve belli bir maksadla yaratmıştır. Bu da ins ü cinn’e (insanlar ve cinlere) bahşettiği idrak ve ihata nisbetinde, âsârı (eserleri) ile bilinmeyi ve bu keyfiyetin tabii ve zarûri bir neticesi olarak, iman ve ibâdetle tekrim olunmayı i murad eylemiş bulunmasıdır.

   Varlığın “mutlak”ı kendisine münhasır olan Cenab-ı Hakk, bu maksadla esmâ-yı ilâhiyesine üç ayrı tecelli sahası halk eylemiştir. Kur’an, İnsan ve Kâinat.. Bu sebeple ortaya âdeta bir “teslis” çıkıvermiştir. Mutlak varlığın bize yani insan idrakine göre, fiilî ve fakat izafisi Kâinat.. Nazarisi Kur’an!… Zübdesi (özü, tohumu) ise insandır. Bu sebepledir ki; muhalledat-ı islâmiyede (İslâm klâsik eserlerinde) in­sandan çoğu kere “zübde-i âlem” (âlemin özü, çekirdeği, tohumu) tâbiriyle bahsedilmiştir. Onun, “yaş-kuru” ne varsa hepsini muhtevi bulunduğuna inandığımız Kur’an-ı Kerim’e nisbeti ise, en güzel ifadesini “İnsan ve Kur’an ikiz, eş manalı­dırlar!..” meâlindeki hadis-i şerifte bulmuştur. Beşerin “ahsen-i takvim” üzere (en güzel bir sûrette) yaratılmış olması­na dâir Kur’anî beyanın temas eylediği gerçek işte budur!.

   Bu demektir ki; mana ve hatta madde olarak bu âlemde var olan her şey insanda mevcuddur. Ancak -belki- mürekkeb ve mütekâmil şekilleriyle değil, hılkî (yaratılıştan) olan saf ve mücerred (yalın) halleriyle… Meselâ Kâinat’ta kaç madde-yi asliye (element) mevcud ise, bunların en asgariden de olsa, her insanda mevcudiyeti mutlaktır. Madde yani kemmî varlık­lar böyle olursa, keyfiyetleri hesab edip anlamak güç olmasa gerektir.

   İnsan, bu fıtrî yapısı sebebiyle hayra da şerre de, hüsne (güzelliğe) de kubha (çirkinliğe) da mütemâyıl ve müsteiddir. Bu sebepledir ki, hayat ve şahsiyyetinin makarrı (karar kıldığı, yerleştiği yer) “esfel-i sâfilîn” (aşağıların aşağısı) ile “âlâ-yı illiyyîn” (yücelerin yücesi) arasında muayyen bir nokta olur. Bu noktanın gerçekleşmesinde, fıtrî sermâye üzerindeki harici ve mukteseb (sonradan kazanılmış) müessirler rol oy­narlar. Bunlar müsbetse, ferdin şahsiyyet ibresi, âlâ-yı illiyyîn’e, aksi takdirde esfel-i sâfilîn’e doğru kayar. Şahsiyyet, çatışan veya birleşen fıtrî ve müktesep müessirlerin tesir, kuvvet ve şiddetine izâfeten ortaya çıkan bir hatt-ı munfasıl üzerinde karar kılar. Yani bütün bu tesirlerin -tâbir câizse- bir nevi muhassalasıdır. Ağır basan fıtrî veya mukteseb mües­sir veya müessirler şahsiyyete hâkim olan muhtevayı tâyin ederler. Bu durumda bir kısım vasıf ve husûsiyetler fevkalâde bir sesebin tahriki vâki oluncaya kadar, meknuz (saklı) kalır. Varlıkları farkedilemeyecek derecede -adeta- silinirler. Ha­kikatte ise, şahsiyyetin derinliklerine doğru çekilirler.

   Topluluklar da aynen fertler gibidir. Onların da -tâbir câizse- müşterek bir şahsiyetleri vardır ki, fertlerinkine muvâzi ve müşabih (benzer) bir teşahhus (şahsiyetlenme) seyri takib ederler.

   Ferdin şahsiyyeti, nasıl, kendisini “takdim” maksadı taşıyan fiillerinden ziyade, asıl, hasbi, ivaz ve garezden uzak, kablî (önceden) bir hesaba bağlı olmaksızın gerçekleşen be­şerî tavır, tehassüs (duygulanma) ve tefekküründe tezâhür ederse, cemiyetler de aynen öyledir. Onların da mâ’şerî (toplumsal) vicdanı aksettiren ve dolayısıyla içtimâi (sosyal) şahsiyyeti ifade ve izhar eden tavırları vardır. Bunlar müşterek buğz ve muhabbetlerde sütresiz (örtüsüz, hesapsız) bir şekilde ortaya çıkarlar.

   Batıyı taklide yöneldiğimiz günden bu yana, insanımızın selim fıtratı ve rûhî muvâzenesi üzerinde öylesine menfi ve bâtıl tesirler câri olmuştur ki; bu günkü topluluğumuzun müşterek tefekkür ve tahassüsünden bahsetmeye -âdeta- imkân kalmamıştır. Arka arkaya gelen ve tarihî devamlılık şuurumuza herbiri diğerinden daha ağır darbeler indiren inkılâb hareketlerine teslim olup, onların icabınça yol tu­tanlarla, aslî hüviyetini muhafaza gayret ve mücâdelesi içinde bulunanlar olmak üzere, milletimiz birbirleriyle kabil-i te’lif ol­mayan yanyana fakat ayrı iki topluluk hüviyeti arzetmektedir. Bu iki topluluk veya iki şahsiyet arasındaki farklılığın vücûda getirdiği düalizmi (iki vecheliliği) bütün müşterek ictimâî davranışlarda -hemen daima- yanyana görmek mümkündür.

   Çarpışan ve çatışan bu iki hüviyetten uzun asırlar ve tarihî tecrübeler sonunda tekevvün ve teşekkül etmiş bulunan dün­ya görüşümüze ma’kes olanı, umûmiyetle resmî tavır ve müesselerde temsil hakkına sahip değildir. Bu temsil hak, selâhiyet ve imkânı, ikinci ve iğreti şahsiyetin eline geçmiş bulunmaktadır.

   Bu sebepledir ki, milletimiz namına bütün Cihan’a karşı or­taya konulan resmî tavırların kaahir ekseriyeti, amme vicdanı­nın tasvibine mazhar olmamaktadır. Bununla beraber bu sakat tavırların âmil ve fâilleri hareketlerini millet namına göstermekte bir hayli mâhirdirler. Bunlar bir avuç azınlığın mümessili bulundukları hususundaki çıplak gerçeği setrederek adına “demokrasi” denilen ve güya halk ekseriyetinin hissiyatına tâbi olmayı esas alan idarî sistemi de çoktan güdümlü bir hale getirmişlerdir.

   Değişen Dünya ticâret yolları, Amerika’nın keşfi ve nihâyet buharlı motorun icadıyla Batı’da filizlenmeye başlayan sanâyi hamlesine -gizli düşman faaliyeti sebebiyle- zamanında ve gereği gibi ayak uyduramamak yüzünden idârecilerimizde asırlardan beri mevcud olan “üstünlük duygusu” yerini git­gide hergün biraz daha katmerleşen “aşağılık duygusu”na bırakmış ve böylece Batı Âlemi’nin taklid ve takibi yolu açılmıştır. Bu yolda ilk resmî hamle “Tanzimat” ise de Ke­malizm O’nun en kâmil zirvesini teşkil ettiği cihetle batılılaş­maya alem (sembol, isim), olagelmiş ve bu sakim (ağır yanlış) dava ülkemizi “Avrupa Birliği”nin kapısında redde mahkûm bir dilenci mevkiine kadar sukut ettirmiştir. Batının bugün ulaştığı mütereddî noktayı görmemezlikten gelinmekte, sırf ortadaki zâhirî sınâi güce dikkat edilmektedir. Hakikatte Batı bu kuvvet tezâhürüne rağmen, kendisini yok edecek binbir zaafı gitgide dehhâmeleştirerek ölüm ve iflâs yolunda iler­lemektedir. Zirâ maddî ve nefsânî iştihaları kabartan sınâî ve iktisadî kalkınma ile birlikte ahlâk ve mâneviyat muhafaza edilememiş ve içten çürüme, nihayet tehlike çanlarının ala­bildiğine çalmasına müncer olmuştur.

   Gerçekten bugün Batı şehir ve kasabalarının sokaklarını dolduran milyonlarca hippi, bu âlemin varacağı iflâs noktasının habercileridir. Saçlarını boyatan, elbiselerini kasden yırtan, maddî medeniyetin bütün kaideleriyle istihza edercesine sefil bir yaşayışı güya bayraklaştıran bu gençlik topluluğunun her an kalabalıklaşması, hiçbir surette önlenememektedir. İhmale uğrayan ruhî talebler sebebiyle dehşetli bir buhrana sürükle­nen bu insanlar, Batı’nın kuru, mâneviyatsız terakkisini protesto eden bir görünüm arzetmekte ve bir arayışı ifâde etmektedirler. Lâkin aradıkları nedir ve onu nasıl bulacaklardır?!.. İşte bu noktada gerçek bir irşad hareketi ve rehber kad­rodan mahrûm bulunan Batı Gençliği’nin buhranı gitgide büyümekte ve bu buhran bütün cemiyeti kuşatmak istidadı arzetmektedir.

   Gerçekten bugün Batı’da sadece bir Almanya misali üzerinde durulursa, şu korkunç tablo ile karşı karşıya gelinir: Bu ülkede;

   750.000 alkolik insan mevcuddur. Bunlar içmeden yaşayamaz ve çalışamazlar.

   5.000.000 kişi, alkolikliğin sınırına dayanmış bulunmaktadır.

   1989 yılında eroinden ölen gençlerin sayısı 20.000’dir. Ge­ride kendilerine ancak iki senelik bir yaşama şansı tanınan 80.000 eroinman daha vardır. 3 milyon erkek alkolizm sonucu iktidarsızlık illetine yakalanmıştır.

   Bütün bunların neticesi olarak Alman nüfusu senede yarım milyondan ziyade eksilmektedir.

   Yalnız Almanya’da değil bütün Avrupa’da din sadece bir formalite haline gelmiştir. Din adamları halkı irşad yerine her rezilliği alkışlayan birer menfaat şebekesinden ibârettir. Batı ise, temelinde mânevî sukut yatan bu hastalıklara sadece madde ile çâre aramakta ve fâidesiz çırpınışlar içinde görün­mektedir.

   Hal böyleyken bizim idârecilerimiz bu sefâlet âlemine düşmüş 5 milyon insanını1 nasıl kurtarıp koruyacağını düşü­necek yerde, vatandaki 60 milyonu da aynı tehlikeye mâruz kılmak demek olan Avrupa Birliği’ne girmek gayreti peşinde koşmakta ve Batı’nın iflâsını görmemek için deve kuşu gibi başını kumlara gömmektedir.

   Hiç şüphesiz İslâm’a duydukları nefretin bir neticesi olarak Batı Âlemi’ni başına tac etmek isteyen milletimize yabancı­laşmış idârecilerimiz, iki türlü sukut-i hâyale uğrayacaktır. Bunlardan biri, milletin kendi orjinal şahsiyetine dönüş ha­reketi demek olan İslâmî uyanış karşısındaki acziyyet ve teslimiyyetleri, ikincisi de Batı’nın -milletimizin müslüman oluşunu dikkate alarak- vâkî müracaatı mutlak bir sûrette redderek Türkiye’yi aralarına asla kabul etmemeleridir!

   Veyl!… O Batıcı Türkiye idârecilerine ki, çatırdayıp yıkılan Rusya gibi materyalist Avrupa’nın da çok yakında kendi içinden infilâkine şâhid olunacağından habersiz bulunmakta ve karşılaşacakları hüsranın dehşetini arttıracak bir tarzda dolu dizgin “müflis Batı”nın ardında koşmaktadırlar!.


Kadir Mısıroğlu, Kemalizm’in ideali olan: BATI İFLÂSIN EŞİĞİNDE!, (Mart 1990), Sebil, 268 (Almanya nşr. S.19); Ayrıca bakınız: Üstadımızın Sebil’de neşrettiği bazı makalelerinin toplandığı eser: Kadir Mısıroğlu, Kemalizm’in ideali olan: BATI İFLÂSIN EŞİĞİNDE!, Sebil Yayınevi, İstanbul, 1994, s.14-19 
[1] Burada bizim Almanya’daki Türkler için onların “beş milyon” ol­duklarını söylememizin mesnedsiz ve ezbere söylenilmiş olduğu sanılmamalıdır. Türk ve Alman resmî ağızları her zaman “iki milyon”dan bah­setmektedir. Fakat bu asla doğru olamaz!.. Zira Türk idârecileri için “in­san” en kıymetsiz bir şeydir. Hiç bir nüfûs sayımında yurt dışındaki insanımız sayılmadığı gibi, Konsoloslukları bir sandık yerleştirilerek adam­ların rey vermeleri bile düşünülmemiştir. Almanlar ise, iç bünyeyi sarsan yabancı düşmanlığından korktukları için bu sayıyı kasden az göstermektedirler. Halbuki elimizde 1968 yılına âid Franfurt Ticaret Odası’nca yayınlanmış bir istatistik vardır. Bunda Al­manya’daki Türkler çalışan işçi olarak 870 bin kişi olarak gösterilmekte bun­ların âileleri ve çocukları ile birlikte yakînen birbuçuk milyon oldukları bil­dirilmektedir. Türklerin her yıl üçyüz bin kişi artmakta olduklarını da söyliyen kendileridir. Almanya’da saatte “onüç” Türk çocuğu doğduğunu yazan da yine kendileridir!.. O halde “iki milyon” sözü doğru olamaz!..

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir