İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

BEDESTEN VE HÂCEGÎLERİ

Kapalı Çarşı’nın merkezinde yerleşen bu millî âbideye “Cevahir Bedesteni”, “Gümüş Bedesteni” de derler. Millî hem de yüzde yüz millî bir âbide olduğuna şüphe yoktur. Zirâ hem zarf, hem mazruf bakımından Türk karakterinin çok sağlam bir teşekkülüdür. Sağlam diyorum, çünkü her şeye rağmen Bedesten yine bir dereceye kadar o mevcudiyetini muhafaza ediyor, etmeğe çalışıyor. Bedesten, Şeyhülislâm kapısı, şer’î mahkemeler gibi dâirelerde hizmet edenlerin öğleden sonra gelip ikindiye kadar ticâret edip birkaç kuruş kazanmaları için kurulmuş bir çarşıdır. Dükkân yerini tutan bölmelerine “dolap” derler. Dolap sâhiplerinin adları “Hâcegî”1lerdir. Sonraları bu âdet bozulmuş, her önüne gelen Bedestende bir dolap açmıştır. Bu uydurma “hâcegîn”lerin başka işleri olmadığı için sabahleyin çarşı açılınca dolapların başına koşmuşlar ve akşama kadar alış veriş etmişlerdir.

   Bedesten yalnız alış veriş pazarı değildi. Aynı zamanda fâizsiz bir banka vazifesini de görürdü. Bütün o yüksek sedirli dolapların altı para konacak, -kasalar mı? Ne münasebet! Bedestene böyle şey girmezdi.- tahta sandıklar, üzeri kocaman çiviler kakılı çekmeceler, doluydu. Ve bu mahfazalarda milyonlar, belki de milyarlar vardı… Bu servetler doğrudan doğruya Allâh’ın, sonra da bekçilerin hıfz ve emanetine tevdi edilmişti.

   Öyle para ve mücevher dolu sandıklar vardı ki, elli sene, belki yüz sene aranmamış, sorulmamıştı. Zaten sandığın sâhibinin kim olduğunun da ne kaydı ne kuyudu vardı. Bekçiler Beşiktaşlı Hanım, Sarıyerli Hacı Ağa, Divitçi Kanbur, Samatyalı Ermeni gibi bir isim tanırlar ve bu, böyle devam eder giderdi.

   Bedestende tek hırsızlık vak’ası olmamıştır. Bunun sebebini arkadaşım merhum Kadri Bey’in ağabeyisi Hâfız Osman Efendi’ye sorduğum zaman, bir akşam el ayak çekildikten sonra beni bedestene davet etti… Orada harikulâde bir “sada aksi” oyunu gördüm. Bedestenin mimarı, akustiği o tarzda yapmış ki, en ufak bir pıtırdı içeride gümbürtü şeklinde akisler yapıyor. Bir fare bile atlasa ayak sesleri derhal duyuluyor. Bekçiler sabaha kadar vazifelerinden ayrılmazlar ve bir an gaflet uykusuna kapılmazlardı…

   Gramofonun başlangıcı olan “fonograf”lar icat edildiği zaman dolap sahiplerinden biri şarkı doldurulan üstünvanî şekilde kovanları satıyor, bunun için de sabahtan akşama kadar müşterilere plâk beğendirmeğe çalışıyor ve tabiatiyle bütün Bedestanlıların kafalarını şişiriyordu. Yapılan ihtarların, ricaların faydası görülmemiş fonoğrafçı:

      “-Ticaret serbesttir!” demiş, dayatmış. Eskiler aralarında istişâre etmişler, tellâllardan Deli Ömer’e fonoğrafçnın yanında bir dolap açmışlar ve dolapta davul sattırmışlar. Fonoğrafçı, hava çalmağa başlar başlamaz Deli Ömer’de davulun başına geçip gümbürdetmeğe başlıyor… Ticaret serbest değil mi? Kimin ne demeğe hakkı var? İki gün sonra herif fonoğrafları, kovanları toplayıp kaçmağa mecbur olmuş. Bedestenin en tanınmış siması Gümüşçü Ali Bey’dir. Muazzam bir servet sâhibi olan bu zeki ve para kazanmasını bilen adam bedestenin en nüfuzlu şahsiyeti idi. Memleketin bütün sayılı tüccarı onun hükmüne boyun eğerdi. Her gün Saraçhanebaşı’ndaki evinden -Midilliden biraz kabaca- atına biner, kölesi Hurşit, elinde mendile sarılmış peynir ekmeği ile atı takip eder. Ali Bey bedestene gelir, dolabına yerleşir, alış verişe başlar, öğleyin de peynir ekmeğini yer, ısmarlıyan olursa bir de kahve içer. Akşama kadar alır, satar, akşam üstü de yine lâgar atına biner, evine dönerdi.

   Ali Bey bir mahallede yangın olduğu zaman atına biner, yangına gider ve husûsî sigorta yapardı. O, parayı; para da onu aşk ile sevdikleri için hemen oracıkta sigorta ettiği evler muhakkak yangından kurtulurdu.

   Bedestende mühim satış vak’aları olmuştur. Bunlardan biri bir kadının evin tavan arasında duran bir aynayı bedestende satmasıdır. Bir iki mecidiye değerinde olması lâzım gelen bu ayna, çıkmış çıkmış yüz altına kadar yükselmiş… Nihâyet iş saraya aksetmiş, saray namına 250 altına satın almışlar. Aynanın bu kıymeti sırsız olmasından ileri geliyormuş. Bütün dünya emsaline ender tesâdüf olunan böyle parça nasılsa bu kadının elinde bulunuyormuş.

   Bir de papağan sattılar. Tellâl Kâfi omuzunda dolaştırırken:

   “-Üç mecidiye!” diye bağırıyor; papağan da tekrar ediyordu.

   “-Üç mecidiye!”

   Herkes gülmeden bayılıyor ve sevimli hayvanın kıymeti arttıkça artıyordu.

   Papağan hatırımda kaldığına göre altına kadar yükseldi. Zeki hayvan kendi kıymetini artırmasını bilmişti.

   Bedestende her şey alınır ve her şey satılırdı. Bir gün iki bedestenli bahse girmişler. Biri:

   “-Eşek kuyruğu bile satarım.” demiş. Ve hakikaten kuyruğu tuzlayıp kurutmuş. İple sarıp dolabın üstüne asmış ve bir seyyah curnatasında yeniçerileri tedib âleti diye bilmem kaç mecidiyeye bir meraklısına satmış ve bahsi kazanmış.

   Rahmetli Saffet Nezihi, asıl ismi ve lâkabı ile kekeme Lutfî Bey bedesten hâgîlerindendi. Bir gün bir bedestenli:

   “-Romancı Saffet Nezihi Bey kumara müptelâdır. Düşün, bedesten ne bereketli yerdir… Şu küçücük dolap bu adamın her günkü kumar masrafını koruyor. Artık anlamalı…” demişti.

   “Zavallı Necdet” müellifi Saffet Nezihi Darülaceze’de öldü.

   Bütün hayatında tahta sandıklarda milyarları bekliyen bekçibaşı Hâfız Osman da Darülaceze’de öldü.

   Merhametsiz seneler asırlık duvarların üzerinde bir iz bile bırakmadan geçiyorlar.

   Geçen gün o tozlu duvarların arasında dolaşırken bir kenara atılmış bir levha gördüm:

   “Bu da geçer yâ hû!”


Refi’ Cevâd Ulunay, Bu Gözler Neler Gördü, İstanbul: Sebil Yayınları, 2004, s.96-98
[1] Hâcegî: Bedesten tâciri

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir