İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

BU GÜZEL SÖZLER NASIL EDİLİR?

Olacak iş değildi… Ama inat ettim. Henüz ortaokul öğrencisiyken köy köy dolaşıp yaşlı kadınlarla konuştum. Ne yapmış, ne etmiştim diye karıştırırken kırk yıl önceki notlar elime geçti. Şaştım… Meğer, akıl almaz cümleler yakalamışım. Tadına doyulmaz cümleler. Bugün, o güzellik âbidesi sözleri size aktarmak istiyorum. Olur ya, halk kültürüyle alâkalı kimselere faydamız dokunur. Bendenizi titreten ilk cümle şu:

“Bir giderim, beş ardıma bakarım…”

   Ayrılığı, kopuşlardaki sızıyı bunun kadar net ve kesin anlatan bir başka cümleye rastlayamazsınız. “Bir giderim, beş ardıma bakarım…” Bu muhteşem tarif bu kadar mükemmel nasıl yapılır? Hangi aydın, bunca koygun konuşabilir? Düşünün bakalım.

   Ya şuna ne demeli:

“Sarı saman idim savrulamadım.
Dipsiz kaya idim devrilemedim…”

   İkinci cümlede sadece dört kelime var. Ama, öylesine seçilip yan yana getirilmiş ki, daha iyisini kurmak imkânsız.

“Dipsiz kaya idim devrilemedim…”

   Duruyor… Susuyor… Yıllardır bir yerlere istikametleniyor, hatta hasretleniyor fakat yerinden bir türlü kopamıyor. Hep vadileri, hızla bir yerlere inmeyi, kendinden kurtulmayı bekliyor ama olmuyor. Deyin hadi… Bu, titreten, çok derinlikli, bol (çağrışımlı) cümle nasıl böylesine güzel söylenebilir? Düşünün bakalım.

“Görmeyip görmeyip gördüğüm zaman…”

   İşte saheser bir ifade daha… Kim dediyse, kırk sayfalık heyecanı tek satıra indirmiş. Ortaya şu sonuç çıkıyor: Biz büyük hacimler içinde ıstırap, ümit, kavuşma, sevgi tomurcukları kaynata gelmişiz.

“Görmeyip görmeyip gördüğüm zaman…”

   Ne kadar da kolay söylenmiş. Ama işin aslı öyle mi? Düşünün bakalım.

“Ben bir gümüş ibrik idim, kaynayıp coştum.
Kendi yağım ile kavruldum piştim…”

   Bu iki mısra ile bizim insanımızın gönül titreten zarafeti, tahammülü ve sabrı ortaya çıkıyor. “Gümüş ibrik” azamet ile zenginliği, “kaynayıp coşmak” ise millî dinamizmi aksettiriyor. Kendi yağı ile kavrulma tabiri de belli ki, hepimize, muhtaç olmamayı öğütlüyor. Her insanın başlı başına bir değer ve dünya olduğunu kavrıyorsunuz.

   Bunlar, baş edilmez sözler.

   Bunlar, erişilmez yükseklikteki çiçekler.

   Ne dersiniz?

“Yılı yetmiş uşak gibi giderim…”

   Bu ufacık cümle öylesine hararetli ve çarpıcı ki, sevdiklerimizden ayrılışın, tükenişin, sona gelişlerin kahredici gerçeği. Bir konağa, daha çocukken girmiş, nice bol yenilgili, hazin, bazen de sevimli, yürek ferahlatan olayların şahidi olmuşsunuz. Birkaç neslin gelip geçişini görmüşsünüz. Orayla, o mekânla kaynaşmışsınız. Ama yıllarınız dolduğunda binlerce hâtıradan kopmak zorunda kalıyorsunuz.

   Gözleriniz arkada… Aslında giden siz değilsiniz, ayaklarınız…

   Bizim insanımız büyük…

   Bizler, irfân ve iz’an yüklüyüz. Ama üzerimiz küllenmiş. Kor ateşler az derinde duruyor…

   Külleri üfler üflemez biz bizi yakabiliriz.

   Bu sözleri edebilen millet sıradan kalıplara sığmaz.

   Millete erişmeye bakınız.

   Bu millet aşağılarda değil…

   Onu yükseklerde arayınız…


Gürbüz Azak, Dünyayı Ölüler Yönetir, Emre Yayınları, İstanbul, 2006, s.26-28

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir