İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

BÜYÜK SERDARLARIN İSTİNADGÂHLARI

Kütlelerin merkez yerine geçmiş oturmuş büyük Türk serdar ve hükümdarlarının dayandıkları mesnedi araştıracak olursak, gözümüze çarpacak gerçek, siyâsî ve idârî hayatlarına ışık tutan ve destek olan bir münevverler, âlimler, şâirler ve hakîmler sınıfının da aynı devlet çarkının dönmesine vâsıtalı vâsıtasız yardım etmiş olmaları keyfiyetidir. Çok defa da bu zümrenin içinde sultânın has meclisinde bulunan mürebbî hocalar vardı ki, bunlar iç bünyelerinde mevcut olan mânevî nizâm ve üslûbu hükümdârın rûhî ve zihnî hayâtına naklederek, bağlı oldukları prensipleri serdengeçti bir pervâsızlık ve medenî bir cesâretle müdâfaa ve temsil ederlerdi. Hiç kimseden ve hiçbir makamdan lütuf ve âtıfet beklemedikleri için ne kimsenin malı olur ne de kimseyi mal ederlerdi. Kendilerini etraflarına karşı zebun ve borçlu görmekten gelen bir cesâret ve pervâsızlıkla da, îmânlarının îcâbı bildikleri hakikate yol göstericilik ederlerdi.

Fatih Sultan Mehmed
Şakir Şeyihoğlu’na ait bir resim.

   İslâm îmânının Türk kanına bıraktığı döl, târih boyunca çıkışlar yapıp, yaratıcı ve yapıcı tecelliler göstermişse, keyfiyeti bilhassa bu sır noktasında aramak îcâp eder. Nitekim birer idealist kahraman olan o mürebbî hocadaki birlikçi prensip, aksiyon adamı olan hükümdârın icrâatına tercüme ve nakledildiği devirlerdedir ki yeryüzünde hikmet, irfan, adâlet ve insaf bahçeleri çiçeklenmiştir. Zîra dünyâyı prensiplerinden ücretsiz ve menfaatsiz olarak faydalandıran bu büyük insanlar, mânevî disiplinlerine el koydukları hükümdarların imkân ve kudret kaynaklarını da dürtüp uyandırdıktan sonra, onu yapıcı ve yaratıcı icrâatiyle baş başa bırakırlardı.

   Acaba kütlenin merkez yerinde oturan kimselerin bir mürebbî hocaya ihtiyaçları bir zaaf alâmeti midir? diye şüpheye düşecek olursak, bunun cevâbını da verecek olan yine târihtir. Zîra zaman ve mekân boyunca vak’aların tasnifi yapılınca dünyâya kafa tutan istîlâcı, zâlim ve kan dökücü cihangirlerin, hep kuvvetlerini kütlelere kabul ve teyit ettirmek ihtiyâcını duyan zayıf ruhlu ve komplekslerden temizlenmemiş kimseler olduğu görülür. Bu sûretle de o ruh alilleri, iç âlemlerinin bîçâreliğini, dünyâyı kana boyamakla örtbas etmek yoluna giderler.

   Halbuki kuvvetli insan, kof ve sadist bir azamet ile etrâfını kasıp kavuran bu zavallılar değil, beşerî zaaf ve hatâlarına devâ ve safâ vâdeden bir mânevî otorite ile biliş tutup ona teslim olan kimselerdir.

   İşte bir münevverler ve şuurlu fedâîler kadrosu ile hazırlanmış bu mizansenin devletçilik anlayışına tesir ettiği devirlerde yetişen hükümdarları da etraflarına huzur ve adâlet getiren birer aksiyon adamı olarak görmekteyiz.

   Selçukluların ve Osmanlıların oluş, yükseliş ve medeniyet çağları ise bu anlayışla el ele yürüdükleri devirlerde en parlak örneğini vermiştir. …


Sâmiha Ayverdi, Türk Tarihinde Osmanlı Asırları, Kubbealtı Neşriyâtı, İstanbul, c.1, s.56-58; iktibasa başlığı biz ekledik.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir