İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

ÇÂRE İSLÂMDIR!..

Bugün bütün beşeriyeti muzdarib kılan mes’elelerin başında “sosyal adâletsizlik” gelmektedir. İnsanlar arasındaki fırsat eşitsizlikleri, fıtrî veya sosyal şartlardan doğmuş olan çeşitli zaâfları telâfi ile himâyeye muhtaç olanlara gerekli desteğin sağlanması ve bu sûretle fertler arasında vukuu muhtemel kin, nefret, kıskançlık ve çatışmaların bertaraf edilmesi emrinde (işinde) karşılaşılan güçlükler, Dünya’ya hâkim olan sistemlerin eseridir. Kapitalist Dünya, insanların ihtiraslarını tahrik istikametinde kendi inanç ve sisteminden doğan kusurları gidermek için akıl yoluyla bazı tedbirler ittihâz etmiş ise de bunların sadra şifâ olmadığı vâki ve mütemâdi şikâyetlerle sâbit bulunmaktadır. Üstelik kendi hâricindeki insanlara karşı onların tâbii kaynaklarını istismar etmek ve en mâsumâne hayat ve hürriyet isteklerine kulak tıkamak suretiyle ortaya koydukları egoist tavır -mes’eleye Dünya ölçüsünde bakıldığında- bu tablonun vahâmetini daha da arttırmaktadır.

   Kapitalizme bir aksülâmel olarak ortaya çıkmış olan komünist ve hatta sosyalist âlemin idârecileri de inanç ve ahret korkusu temelinden mahrum bulundukları için “sosyal adâlet”i gerçekleştirmek hususunda sırf kâğıt üzerinde kalmaya mahkûm bir takım prensiplere ulaşmaktan öteye geçememiş ve ünlü bir Marksist yazar Milovan Cilas’ın “Yeni Sınıf” isimli eserinde delilleriyle izâh ve isbat etmiş olduğu gibi şimdiye kadar bir benzeri görülmemiş derecede “imtiyazlı bir yeni sınıf” ortaya çıkarmak felâketine sürüklenmekten kurtulamamıştır. Bu “yeni sınıf” komünist partilerin her kademedeki idarecilerinden teşekkül eden bürokratlardır.

   Bu korkunç tezadın tâbii neticesi de -bilindiği gibi- iflâs ve inhilâl olmuştur.

   Üçüncü Dünya denilen bloksuz ülkeler topluluğu ise, bu iki şerli sistemden bazan birinin bazan diğerinin ağına düşmekten kurtulamamış, bu iki kutup arasındaki rekâbetin anaforunda yıllarca çaresiz ve âciz çerçöp gibi dönüp durmuştur.

   20. asır biterken, görünen odur ki, bütün insanlık âlemi sulh ve selâmet nâmına huzurlu bir hayat vasatı tesis edemememin ızdırabı içinde kıvranmakta, bu ızdırap ile bütün sistemlere, şüphe ile bakmakta ve yeni bir görüşün henüz neşvünemâ halindeki arayışlarına sahne olmaktadır. Bu arayış İslâm’la noktalancaktır. Çünkü insan fıratının (yaradılışının) icab ve ihtiyaçlarına O’nun kadar tatminkâr cevap verebilen başka hiçbir sistem mevcud değildir. Beşer hakkında ulaşılması imkânsız ilm-i ilâhiyenin selâhiyet ve ihâtâsına istinad eden İslâmî kaidelerle kıyâsı kâbil hükümler ihtiva eden bir başka sistem vaaz edebilecek otorite muhaldir. Beşer aklı hallettiği her muammanın içinden bir yenisinin zuhur ettiğini görmekte mebhut olmaya doğru gitmektedir!

   Avrupa gazetelerinde yayınlanan istatistiklerde, 21. asırda her dört kişiden birinin mutlaka Müslüman olacağı yolundaki beyanlar bu hakikatin sezilmeye başlandığını göstermektedir.

   Gerçekten beşerin ızdırabını dindirmeye kâfil yani onu temin ve garanti etmeye muktedir yegâne sistem, İslâm’dır!

   Çünkü; ferd ve cemiyetin menfaatlerini telif bakımından İslâm kadar hukukî, siyasî, iktisadî ve bilcümle içtimâi hâdiselerde kılı kırk yarmış bir sistem mevcud değildir. Ce­miyetin kaderini alâkadar eden her hususta, herkesi birinci de­rede ve münhasıran kendisi mes’ûlmuş gibi muhatap al­maktadır. Amme menfaatinin korunmasından her ferdi mes’ul kılmıştır. Hepiniz çobansınız ve çobanlığınızdan mes’ûlsünüz, diyerek mes’ûliyeti şümûllendirmiştir. Nasılsanız öyle idâre olunursunuz, demek sûretiyle de şikâyetlerin önce nefisleri­mize tevcihi temin edilmiştir. İslâm düşüncesi hergün beş kere tekrarlanan namazın cemaatle kılınanını ferden kılınana üstün tutmuş, bütün duâ âyetleri “biz… biz” diye cemi (çoğul) sigasiyle beyan buyurulmuştur.

   Bir mahallede bir ferd açlıktan ölse, mahşerde o mahalle halkının her birinin o ferdin kaatili olarak hesap vereceğini bil­dirmiştir. Koyduğu her türlü içtimâi tesânüd kaidesi ile ce­miyetin ferdlerini birbirlerine sevgi ve saygı bağları ile perçinlemiştir. Zekât ve sadakaların en yakından başlamak sûretiyle gittikçe uzaklara doğru şümûllendirilmesi bunun bir misalidir. Ayrıca, sâdece kazançtan vergi olan kapitalist sis­temin eksiğini telâfi etmek sûretiyle zekâtı mevcud üzerinden emrederek iktisadî muvâzenesizlikleri önlemiş ve bu yüzden cemiyetin âhengini bozan husûmetleri bertaraf etmiştir. Buna mukâbil, komünizmin de birikmiş emek demek olan ser­mayeye karşı, emeği koruyacağım derken yine emeğe kıyması tehlikesini bertaraf etmek üzere emek ve sermaye arasında, sermayenin teşebbüs haline geçmesini mecbur kılan zekât müessesesi ile müthiş bir âhenk ve muvazene kurmuştur. Ticâreti helâl, fâizi haram kılmıştır. Ticâret, emeğin sarfını ge­rektirir. Diğer taraftan ticâri faaliyetin gerçekleşmesi ancak diğer bir müessir olarak da sermayenin, teşebbüs hâline geçmesiyle mümkün olmaktadır. Buna göre sermâye, emeğe yardımcı ve koruyucu demektir. İnsana çalışmasının karşı­lığından başka birşey yoktur, meâlindeki ilâhî beyanla emeği tahsin eylemiştir.

   Cemiyet âilelerden teşekkül edeceğine göre âilenin ku­rulmasına sebep teşkil eden evlenme müessesesini dikkat ve ehemmiyetle telkin ve tanzim etmiştir. Velhasıl her mes’elede ferd kadar umûmun menfaatini de nazarı dikkate alarak hükümlerini ona göre koymuştur. Bu keyfiyeti birinci plânda hesaba katan bazı kimseler İslâm sosyalizmi diye dâhiyane (!) bir görüş ortaya koymaktadırlar. Halbuki İslâm hiç bir sis­teme bir sıfat teşkil edebilecek tâbi bir ideoloji (mefkûre) değildir. O nazarî ve âmelî bütün hakikat ve güzelliklerin ek­siksiz bir çelengidir. Bu çelenge âid bazı çiçekler diğer sistemlerde de bulunursa bunlara bakarak İslâm’ı onlara ya­mamağa kalkışmak büyük ve muazzam “İslâm Dünya Görü­şü”nü hakkıyla kavrıyamamak demektir. Öbür sistemlerde İslâm’a yakın bir kaç nokta mevcud ise bu, onların ancak bu hakikatler miktarınca gerçeklik taşıdığını gösterir. Yoksa bu benzerlikten hareketle onları İslâm ile te’life kalkışmak İslâm’ın orijinalitesini ihlâl eder.

   Meselâ; İslâm’ın men ettiği fâizi komünist iktisadî görüş de tanımamıştır. Demokrasinin bazı umdeleri İslâm’ın bazı prensiplerine uygundur. Fakat bu hususlar onları hak kılmaz. Çünkü, meselâ, demokrasi bazı umdeleri itibariyle İslâm’a yaklaşırken hakikate miyar olarak ekseriyeti kabûl etmekle ondan pek çok uzaklaşmaktadır. Çünkü İslâm nazarında hakkı çoğunluğun reyi değil, Rabb’ın irâdesi tâyin eder. Bazan bir kişinin iddia ettiği bir şey, milyonlara karşı gerçek olabilir. O halde halk ekseriyetinin yanılmıyacağı yolundaki müteârife mutlak bir gerçeğin değil, ancak idârî bir mecburiyetin ifâdesidir.

   Üstelik İslâm koyduğu kaideleri fertlere iman hâlinde benimseterek vicdânî ve şuurî bir surette müeyyidelendirmiştir.

   İşte birçok sistemler hukuk, iktisat ve siyâset sahalarında veya felsefî doktrinler bazı umdelerinde ona muayyen bir nisbette yaklaşırlarsa da hiçbir zaman O’nun insanı mebde ve mead itibariyle ihâtâ edip, saâdet ve selâmetini iki cihan ufku içinde gerçekleştiren muhteşem fikrî yapısıyla boy ölçüşemezler. Bu yüzden bugünkü muzdarib insanlığın gelecekteki yegâne sistem ve mefkûresi sâdece ve sâdece İslâm olacaktır! Aksi halde beşere felâh yoktur!..


Kadir Mısıroğlu, Aşıklar Ölmez!.., Sebil Yayınevi, İstanbul, 1994, s.20-24

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir