İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Yazıların kategorisi: “Hatırat”

SAHİPLERİ DE ÖYLEYDİ…

Bir gün dergâhta Efendi Hazretleri’nin huzurunda idim. Seyyid Fehim hazretlerinin oğlu Ma’sum Efendi ziyarete gelmişti. Otururken Osmanlı padişahlarından bahis açıldı. Ma’sum Efendi, ‘Abdülhamid Han Hakkın mağfiretine kavuştu’ dedi. Efendi Hazretleri ‘Hepsi o kadar mı?’ buyurdu. Ma’sum Efendi, ‘Bundan büyük hangi nimet olur?’ deyince, Efendi Hazretleri buyurdu ki: ‘Ondan büyük şu olur ki...

Şu Dünya’nın

O zamanlar talebeye yardım elini uzatan sadece bir tek teşekkül vardı: İlim Yayma Cemiyeti. O da sırf imam hatiplilere yardım ederdi. 1957 yılında bu cemiyet mensuplarını biraz da üniversitelilere yardım etmeleri hususunda ikna etmek istemiş, bu maksadla kalkıp Sirkeci, Beşinci Vakıf Han’daki merkezlerine gitmiştim.

RİYASIZ CİHAD EYLEDİ

Sadece ince bir minare dururdu, onu da tamam eyledikleri vakitte yukarıda boşta kalan bir taşı aşağıya indirmek istediklerinde taş düşüp bir Türk’ü öldürdü. Hayreddin Reis bu hali görünce: Gördünüz mü kâfirlerin bıraktığı taş bile ehl-i İslâm'a zehirdir. Ol köpek taşı öldürmek kastıyla atmıştır.

BEHİCE SULTAN İLE İLK KARŞILAŞMA

Selâm verdim. “Allah rızâsı için sizi ziyârete geldim. Lütfen kabul buyurun” dedim. “Aleykümselâm, içeriye buyurun efendim” sesi bütün heyecanımı dindirdi ve sevinçle içimden çok şükrederek besmeleyle içeriye girdim. Yaşadıkları yer, gayet mütevâzı bir apartman dairesi idi.

YERLİLERİN GÖZYAŞLARI -KÜBA ADASI-

Yerliler beylerinin bu önerisini de kabul ettiler ve içi altın dolu sepeti yakındaki ırmağa attılar. Kasik Hatuey, adaya çıkışlarından itibaren İspanyolların eline geçmemeye çalıştı. Çünkü onları tanıyordu ve neler yapabileceklerini iyi biliyordu. Ancak zaman zaman İspanyollar karşısında kendisini savunmak zorunda kaldı. Ama sonunda yakalandı ve diri diri yakıldı.

OSMANLI’NIN SONU, HALİDE EDİB HANIM

Halide Edip, belki iyi bir yazardı ama, muhakkak ki fena bir teşkilâtçı ve fena bir idareci idi. Üç ay mektebine gittim, bir gün dahi ders görmedim. Fakat bu üç ay zarfında mevzuu tamamıyla Tevrat’tan alınma, müziği de Lübnanlı bir bestekâr, Vedia Sabra tarafından bir opera bestelendi. Vedia Sabra’yı da ayrıca çok iyi tanıyordum, zira kendisinden hususî piyano dersi alıyordum. Operanın ismi “Kenan Çoban­ları” biz bu operayı sahneye koyduk ve valiler, kumandanlar, polis müdürleri huzurunda oynadık.

MESTÛRE OLMAK

Lüsyen’in (Abdülhak Hâmid Bey’in hanımı) şartlarından biri de (eğer şart var idiyse!) çarşaf giymemek, yani mesture olmamak. Fakat Lüsyen sonraları, kendi isteği ile hiç olmaz ise kısa bir müddet için çarşafa giriyor. Bunun izahını yine Lüsyen’den dinleyelim...