İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

EĞİTİM MİLLÎ OLMALIDIR!

Bir ülkede eğitim, makro açıdan belli baş­lı iki kuvvetin etkisi altındadır. Bu kuvvetlerin daima var olduğu ve var olacağı düşünülürse, özellikle yüksek öğrenimde problemlerin hiçbir zaman bitmeyeceği kabûl edilebilir. Bu kuvvet­lerden biri sosyal talep, diğeri de insan gücü ihtiyaçlarıdır. Her hizmetin incelenmesinde olduğu gibi, eğitim hizmetine de sosyal talep ve insan gücü açılarından ayrı ayrı bakılabilir. Sosyal talep açı­sından meselâ, hiç eğitimsiz bir cemiyet düşünebiliriz fakat sosyal güvenlik ihtiyacı duymayan bir cemiyet düşünemeyiz. Başka bir ifade ile okuma-yazma dahi bilmeyen insanlardan kuru­lu bir toplum var olabilir, fakat tehlikeye uğra­yan insanların meselâ dullarını, yetimlerini, hastalarını, malûllerini açlığın ve sefaletin kucağına terkeden bir toplum hemen hiç bir devir­de var olmamıştır denilebilir (Burada yaşama şartlarının çok çetin olduğu kutuplarda ihtiyar­ların ölüme terkedilmesi bir istisna olarak hatırlanabilir.) O halde eğitim hizmetinde sosyal talep, sosyal güvenlik hizmetinde kine nazaran daha çok uyarılmış bir sosyal taleptir. İktisadı ge­lişme merhaleler i her iki hizmetin de talebini et­kiler, fakat eğitim talebi cemiyette yeni bir külfet yaratırken sosyal güvenlik talebi cemiyete yeni bir yük yüklemez, mevcut yükün mahiyetini ve taşıyıcılarım değiştirir. Eğitim bir sosyal talep olarak İktisadî gelişme merhalesinin tek başına yarattığı bir hizmet de değildir. Bunun yanında sosyal değer hükümleri de sosyolojik bir kuvvet olarak bu talebin mahiyetini belirler. Kısaca İk­tisadî olduğu kadar sosyolojik kuvvetlere de bağlı olarak eğitim konusunda bir sosyal talep zamanla doğmuştur, gelişmiştir ve dinamik ka­rakterli olan bu sosyal talep zamanla şekil ve mahiyet itibarıyla devam edecektir ve her değişiklik cemiyeti yeni külfetlerle karşı karşı­ya bırakacaktır. Ancak her sosyal hizmette oldu­ğu gibi eğitim külfeti de karşılıksız değildir ve bir beşerî sermaye yatırımıdır, fakat meselâ sağlık hizmetine veya sosyal güvenlik hizmetine nazaran daha geç meyva veren, daha geç tatmin hissi doğuran bir yatırımdır.

Arzuların Emellerin Yüksek Olduğu Toplumlar

   Hizmetlere insan gücü açısından baktığımız zaman hizmetle insan gücü ihtiyaçları veya emek-prodüktivite (arz) arasında bir bağ kurmuş oluruz. Bu taktirde meselâ eğitim hizmetinin memleketin insan gücü ihtiyacına cevap vere­cek şekilde ve hacimde görülmesini isteriz. Eğer sosyal taleple, insan gücü ihtiyaçları paralellik arzediyorsa eğitim bir problem olmaktan çıkar. Ancak bu taktirde de sosyal talebi karşılayacak, dolayısıyla insan gücü ihtiyaçlarına cevap vere­cek bir kaynak tahsisinin yapılması icap eder. Sosyal talepte veya insan gücü ihtiyaçlarında meydana gelen kalitatif veya kantitatif her araç bu kaynağa ilâve kaynak bulunmasını icap etti­rir. Burada önemli olan, her ne şekilde olursa ol­sun kaynağın topyekûn olarak cemiyete yüklenmiş bir külfet olduğudur. Eğitim hizmeti kimin tarafından görülürse görülsün bu değişmez. Eğitime tahsis edilecek maddî kaynakla insan gücü ihtiyacı arasında eğitimin devlet hizmeti olduğu ve planlandığı ülkelerde tam bir denge kurulabilir. Fakat sosyal taleple insan gücü ihtiyaçları veya ayrılması mümkün maddî kaynaklar arasında her zaman denge sağlanamaz. Genellikle gelişmiş ülkelerde bu denge az-çok vardır. Buna rağmen bu ülkeler bu dengenin daimî olması için çok ciddî şekilde çalışırlar Me­selâ ABD’de federal ve federe seviyede, 1969’da 16 çeşit insan gücü programı uygulanmaktaydı. Bunun sebebi eğitime sadece insan gücü açısından yani iktisadî açıdan bakmaları değil, sosyal taleple bağdaşmaması halinde do­ğacak tatminsizliğin dehşetinden korkmalarıdır. Kaldı ki ABD’de federal ve federe seviyede eği­tim hizmeti ancak dolaylı yollarla şekillendirilebilir.

Gelişmekte Olan Ülkelerde Sosyal Talep

   İktisaden gelişmekte olan ülkelerde sosyal talep, insan gücü ihtiyaçlarından oldukça farklıdır. Bu ülkelerde sosyolojik araştırmalar da­ima arzuların, emellerin yüksek olduğunu buna karşılık başarıların veya iktisadî anlamda arzuları karşılayacak kaynakların kıt olduğunu dolayısıy­la devamlı bir tatminsizliğin bulunduğunu ve bu­lunacağını göstermiştir.

   Gerçekten ülkemizde eğitime olan sosyal talep de son derece yüksektir ve kademe ola­rak en yükseğe doğrudur. Meselâ I967’de iki doktora bir hemşire düşerken Kanada’da bir doktora dört hemşire düşmekte idi. Mühendis-teknisyen, veteriner-hayvan sağlık memuru ara­sında da aynı terslik mevcuttur. Sosyal talebin yüksek oluşu sevinilecek bir durum olmakla be­raber, sonucun yukarıdaki gibi olması yüksek maliyetli eğitim yatırımlarının veriminin düşük olmasına yol açar. Verim düşüklüğü, hayvan sağ­lık memurunun yapacağı işi veterinere yaptırmaktan doğduğu gibi, sosyal talebin ağır baskısı karşısında okulların ve hocaların kapasitelerinin aşılarak eğitimin kalitesinin düşürül­müş olmasından da doğar. Sosyal taleple insan gücü ihtiyaçları veya ayrılabilir fonların denge­ye kavuşabilmesi için şu yollar düşünülebilir:

Fedakâr Nesiller Yetiştirmek

   Sosyal talep baskı altına alınabilir. Bu ya cebren veya fedakâr nesiller yetiştirerek olur. Cebren baskı altına almayı bir tarafa bırakalım; yöneltmek demek “fedakâr nesiller yetiştirmek” demektir. Kendi yüksek arzularından millî men­faat hesabına vaz geçmek; insanların veya grup­ların kendi kendilerini- tahdit edebilmesi, bir millî idealin “korkmaz, yılmaz, bıkmaz” takipçi­si olacak nesiller yetiştirmek demektir. Bu ideal ne kadar geniş bir kitleyi ne kadar çok fedakâr­lığa sürükleyebilirse, o cemiyette denge o ka­dar kolay ve planlanan azamî kalkınma hızı o kadar çabuk sağlanır. Japon mucizesi denen mu­cize işte budur. Aynı tarihlerde kalkınma ham­lelerine başladığımız Japonya; toprağı bizimkinden geniş veya münbit olduğu için, ma­denleri bizimkinden çeşitli veya bol olduğu için, insanları bizimkinden kuvvetli veya zeki olduğu için değil, milliyetçi millî menfaatler uğruna fe­dakârlık gösterebilecek faziletli nesiller yetiştir­miş olduğu için bizimle mukayese kabûl etmez ölçüde gelişmiştir.

   Hiç şüphesiz fedakârlık bir cemiyette ön­ce aydınlardan beklenir ve beklenmelidir. Ay­dın olmaları bu şuura erişmiş olmaları için kâfi addedilmesi icap eder. Diğer taraftan %50’si okuma yazma bilmeyen millet zaten onlar hesa­bına yeter derecede fedakârlıkta bulunmuştur. Bu şuura sahip aydını yetiştirmek için eğitimin millî olması icap eder. Millî eğitimi kuracak olan da genç aydındır. İşte bu çarenin çıkmazlığı bu­radadır. Aydın milletvekili, aydın senatör, aydın öğretmen, aydın profesör, aydın mühendis, ay­dın doktor eğer fedakârlığı göze alamıyorsa ve bunlardan bugünün eğitim hizmetlerinin şura­sında veya burasında görev almış olanlar ve sorumluluğu olanlar gelecek nesillerin aynı şekilde millî bir ideale bağlı fedakâr ve faziletli insan olarak yetişmesi için gerekli tedbirleri al­mak ve üzerlerine düşen görevleri yapmak hususunda gayret göstermiyorlarsa millet fasit dairenin içine düşmüş olur. Kalkınmak için sadece işçiden fedakârlık bekleyen bu günkü zihniyeti değiştirip evvelâ parlamentodan, sonra her kademedeki hocadan, sonra da diğer aydın­lardan fedakârlık beklemeli ve fedakâr nesiller yetiştirecek bir millî eğitim kurulmalıdır.

Yarı Aydınlar Ülkesi Olmamak İçin

  İkinci tedbir, insan gücü ihtiyaçları bir ve­ri olduğuna göre hem sosyal talebi hem bu ihtiyacı karşılayacak kaynak ayırmaktır. Gelişmekte olan ülkelerde geç verim veren beşerî serma­ye yatırımı, bu taktirde öncelik ve ağırlık kazan­mış olur. Fakat, gene de sosyal talebi tam karşılayacak kaynak bulunamaz. Ancak buluna­bildiği ölçüde bu yatırım yapılabilir. Fakat yatırım yapılırken sosyal talep ön plana geçirilirse daha ucuza daha çok çocuk okutma yolu kendi­liğinden seçilmiş olur. Neticede yarı aydınlar ül­kesi meydana gelir ve böylece sosyal talep de insan gücü ihtiyaçları da bu politikanın kurbanı olur. Bizim memleketimizdeki durum bugün ta­mamen budur. Gerçekten sosyal talep yüksek öğretimin azamî derecede gerçekleşmesi istikametindedir. Buna kaynaklar yetmemiştir. İnsan gücü ihtiyaçlarımız teknik ve meslekî persone­lin artırılması yönündedir. Ayrılabilen kaynak­larla daha çok adam okutulabilmesi için sosyal bilim dallarında öğrenciler mümkün olduğu öl­çüde massedilmiştir. Bu bilim dallarında dershâne, sıra ve hoca yeterli olduğu halde diğerlerinde başka yatırımlar da gerekir ve öğ­renci maliyeti diğerine nazaran çok yüksektir. Sosyal talebi büyük ölçüde yansıtan liselerin çoğalması ve gün geçtikçe çoğalan mezunlarının üniversite kapılarına dayanması mukadderdi. Bunlardan mevcut ve hatta zorlanmış teknik ye meslekî öğretim kapasitesini aşan asıl büyük kıs­mının bir kısmı diğerlerine kaydırılmış, buna rağmen açıkta daha on binlerce öğrenci kalmış­tır. Bu durumda memleket için çeşitli şekillerde tatminsizlikler doğmuştur ve doğacaktır.

   Topyekûn yüksek öğrenimin kalitesi düşmüştür. Özellikle sosyal bilim dallarında ya­pılan eğitim değil, kitle öğretimidir yahut daha açık söyleyelim, büyük ölçüde belirli kitapları okuyup imtihana girmekten ve tek bir imtihanla sınıf geçmekten veya mezun olmaktan ibarettir.

  Yüksek öğrenime dahil olmak imtiyazını elde etmiş olanlar, sadece bu imtiyazlı durumla­rından dolayı mesutturlar, yoksa kabiliyetinin ve arzusunun dışındaki dallarda öğretim gördükle­rinden onların da pek çoğu tatminsizlik içindedir

  Her şeye rağmen yüksek öğretime dahil edilmemiş yeni bir geniş kitle mevcuttur ve bunlar da tatminsizlik içindedir. Üstelik ebeveynleri de bu tatminsizliği paylaşmak zorundadırlar. Diğer grubun ebeveyni ise bunlara bakarak ken­disini teselli edebilecektir.

   Görülüyor ki, eğitimin ta altından başlayarak planlanmamış olması, sosyal talep-insan gü­cü ihtiyaçları arasında denge kurulmamış olması, kurulması halinde ortaya çıkacak tatminsizliğe nazaran daha büyük bir tatminsizlik doğurmuş­tur. Üstelik eğitimin beşerî sermayeye bir ilâve olması vasfı da feda edilmiştir.

Mesûliyet Sahibi İnsan Yetiştirmek

   Önceden belirlenmiş 10-15 kitabı okuyarak, çok kere derse hiç devam etmeden veya 50 dakika takrir vermek­ten başka bir mesûliyet duymayan hocayı din­leyerek bir imtihanla sınıf geçen öğrenci, hayata atıldığında müesseselerimizi düzeltemeyecek, geliştiremeyecek, kuramayacaktır. Çünkü dü­şünmeye, tartışmaya, araştırmaya, incelemeye, tahlile, senteze alıştırılmamış, kendi mevcut ka­biliyetlerini geliştirmemiş, kendisine millî bir ideal ve ahlâk aşılanmamıştır. Aydınlarını büyük çapta böyle yetiştiren bir ülkede meselâ sosyal sigortaları yabancıların kurup düzenlemesi el­bette kaçınılmaz ve elbette bu müesseseler be­nim millî şartlanma ve bünyeme uygun olmaz. Meselâ emeğin nisbî maliyetini düşük tutmamız bir mecburiyetken, tasarrufu teşvik bir zaruret­ken benim sosyal sigortam aksi netice verecek tarzda finanse edilir, ivaz öder. Kısaca politika­cının ne pahasına olursa olsun sosyal talebi kar­şılamaya çalışması, durgun suya atılan bir taşın yarattığı dalgalar gibi gittikçe genişleyen zarar­lar doğurmuştur ve doğurmaya devam edecek­tir. Diğer taraftan sosyal talebin her şeye rağmen tam olarak karşılanamayacağı gerçeği sosyal ta­lebi de katletmektedir. Bunun zararı da ayrıdır.

Fedâkar ve Faziletli İnsan Yetiştirmek

   1- Eğitim millî olmalıdır. Fedakâr ve faziletli insan yetiştirmeyi ön plana almalıdır. Öğretmek artık okulların işi değil, radyonun, gazetenin, kitapların işidir. Hocanın ve okulun işi eğitmek, millî terbiye ile fedakâr, faziletli, kabiliyetleri geliştirilmiş; araştırma, düşünme, inceleme, tahlil ve sentez yapmaya alıştırılmış insan yetiştirmektir. En alttan en üste kadar bü-tün okullar bu gayeye yöneltilmelidir.

Gerçek Bir Eğitim Reformu

   2- Sosyal talep insan gücü ihtiyaçlarımıza paralel hale getirilmeli, eğitimde her çeşit israf ve yan aydın yetiştiren kalite düşüklüğü ortadan kaldırılmalıdır. Eğitim reformu demek, bu iki gayeyi gerçekleştirecek kısa ve uzun vadeli tedbirler manzumesi demek olabilir.

   Eğitimde asıl mesele bu iki gayeden birincisini nasıl gerçekleştireceğimizdir. Şimdiye kadar üzerinde çok az durulmuş olan husus budur. Buna eğitimin tarzı, metodu denir. İnsanlar nasıl faziletli hale getirilir; insanlar nasıl devletine sadık, müessesine sadık, ailesine sadık hale getirilir; insanlara nasıl tahlil kabiliyeti aşılanır…

Eğitim Reformu İçin Tarihimize Bakmak, Malûmat Sahibi Olmak

    Tarihimizde, kabiliyetli çocukları nasıl seçtiğimize, ne gibi imtihanlardan geçirdiğimize dair çok az malûmat sahibiyiz. Şemailnâmeler, turnacıbaşılar.., çocuklarımızın oynadıkları oyunlar.., tetkik edip de yararlandığımızı söyleyemeyeceğimiz önemli hazinelerimizdir. Bu hâzinelerimizin henüz kapakları açılmamıştır.

   İkinci gayeyi gerçekleştirecek hususlar üzerinde ise çok sık değişen pek çok tedbir al­dık. Sanat okulları, meslek liseleri, teknik lise­ler, yabancı dilde eğitim yapan okullar, özel okullar, üç seneli liseler, dört seneli liseler… orta okula dayalı sanat okulları, ilk okula dayalı sanat okulları, öğretmen okulları, öğretmen liseleri… Âdeta yaz-boz tahtası gibi devamlı şekle ait değişiklikler. Bunlara rağmen insan gücü ihtiyaç­larımızla okullarımızın tam paralelliğe kavuşturulduğunu söylememiz mümkün değildir.

Eğitimde Önemli Bir Nokta: MUHTEVA

   Eğitimde önemli bir nokta da şüphesiz “muhteva”dır. Kime neyi okutacağımız konusu. Bu konuda da çok çalışma yapılmıştır. Müfredat programlan, bu çalışmaların sonucu olarak sık sık değiştirilmiştir. Aslında kime neyi okutaca­ğımız konusu, bilgiyi insan zekâsının, kabiliyetlerinin ve faziletlerinin geliştirilmesinde bir vasıta olarak görüp görmememize bağlı olarak önem taşır. Şüphesiz yetiştireceğimiz insan gü­cünün çalışacağı saha ile okutulan bilgiler arasında bir paralellik olmalıdır. Meselâ asker yetiştiriyorsak bunlardan bir kısmına İngilizce öğretirken bir kısmına Bulgarca, bir kısmına Yunanca, bir kısmına Rusça, bir kısmına Farsça, bir kısınma da Arapça öğretmemiz makûl olur. Hep­sine tarih, silâh ve malzeme bilgisi, sevk ve ida­re (komutanlık) sanatı vermemiz şarttır. Bunların yanında Türk kültürünü aşılayacak derslerin her sahadaki eğitimde esas alınması da gereklidir. Bütün bunları bir tarafa itip, sadece İngilizce öğ­retmeyi gaye edinmiş bir eğitim, son derece sa­kat bir eğitim olarak görülebilir. Teknik bir eğitimde bile millî kültür derslerinin mutlaka belli bir ağırlıkta yer alması kaçınılmaz bir zaru­rettir. ABD’de teknik eğitimin sosyal kültürden uzak, son derece ileri bir iş bölümüne göre dü­zenlenmiş kaba bir ihtisas eğitimi olması, son derece mahzurlu sonuçlar vermiştir. Bu insanla­rın cemiyete uyumu zor, ufukları dar, yarı sakat insanlar olması, teknik eğitimde sosyal bilgile­rin zarurî olduğu sonucunun kabûl edilmesine yol açmıştır. Burada söylemek istediğimiz, müf­redatın daima belli bir önem taşıdığıdır. Fakat okulların işinin bilgi vermek olmadığı, bilgiyi va­sıta olarak kullanmak gerektiği, dolayısıyla önemli olanın her şeyi vermek değil, insan gü­cünün kabiliyet ve faziletlerinin geliştirilmesine yarayacak ve kısmen meslekî sahadan, kısmen millî kültür sahalarından seçilmiş derslerin okutulmasının gerektiği unutulmamalıdır.

   İnsan gücü ihtiyaçlarımızı karşılayacak eğitim modeline sahip olmadığımız acı bir gerçektir. Bugün orta kademe meslekî ve teknik personel ihtiyacımızı hâlâ ciddiyetle ele almamış bulunuyoruz. Dağılımı bir tarafa, doktor sayımız yeterli sayıya ulaşmışken, lise açar gibi tıp fakül­teleri açtığımız halde, bu günkünün en az dört misli olması gereken hemşire ihtiyacımızı karşı­layacak hiçbir hamle yapmış değiliz. Aynı şe­kilde teknisyenlerimiz de mühendislerimizden çok az olduğu halde bunun da köklü tedbirleri­ni almış değiliz. Diğer taraftan yüzlerce ihtiyaç fazlası eczacı yetiştirmiş bulunduğumuz, iş işten geçtikten sonra acı acı şikâyet konusu olmak­tadır. Maliyeti çok yüksek elemanların maliyeti düşük elemanlarla desteklenmemesinin nelere mal olacağını düşünmeyen üniversiteler ve plan­lama teşkilâtları, bu kadar ağır bir mesuliyetin altından hiçbir zaman kalkamayacaklardır.

Türk Milletinin Geleceği

   Bu bozukluk bir tarafa, Türk milletinin ge­leceği ve Türk ekonomisinin yarınında insan gü­cü planlamamızın dikkate alınmamış olmasını affetmek hiç mümkün değildir. Bunun birinci delilini yabancı dil eğitiminde görmekteyiz.

Müslüman Türk’e Güven

   Türk ekonomisi, şimdiden doğu ve güne­yini çevreleyen ekonomilerde, çok engin bir po­tansiyel münasebet imkânına sahip gözükmektedir. İran ve Arap ülkelerinin petrol­den elde ettikleri gelir fazlasının yatırıma dönüştürülmesinde yeterli beyin gücüne, teknik ve meslekî personele sahip olmaması, Hıristiyan Batı dünyasından Önce bizi ilgilendiren bir mesele olsa gerektir Kaldı ki bu dünya geç de olsa, her fırsatta Müslüman Türk’e güvendiğini ve Hıristiyan sanayici, tüccar ve meslekî teknik personel yerine Türk sanayicisi, tüccarı ve meslekî teknik personeli ile iş görmek istediğini ima etmektedir. Bu ülkelerin bazılarında yerleşmiş bu­lunan Türkistan Türkleri de bizim her ziyaretçi heyetimize bu gerçeği adeta haykırmaktadır. Bu husus, Batı ile şartlanmış aydınlarımız ta­rafından devamlı ört bas edilmektedir. Hâlâ hariciyemizde Arapça Farsça bilen elemanlar kullanılması bir yana, bu dillerden bir tercüme servisi dahi kurulamamıştır Hariciyeci yetiştir me gayesiyle kurulmuş fakülte ve yüksek okul­larımızda bu dillerin eğitimini de yapmak mecburiyetinde olduğumuz idrak edilememiştir Askeri okullarımız da müstakbel ihtiyaçlar bakımından bunun Önemini kavramış değil. İn­gilizce tedrisat yapmak gibi bir mantıksızlığı, lisân bilmenin önemine dayanarak iddia edenler; “gerekli olan lisânı bilmenin” önemini herhal­de daha kuvvetle müdafaa ederler Bir kısım (ge­reği kadar) subayımıza bugünden bu lisanlar şart değil midir? Bu komşu ülkelerimizin asker! Danışmanlarının İngiliz, Fransız, Rus, Amerikan olması bizim işimize mi gelmektedir? Batı dille­rinden önce subaylarımıza diğer komşularımızın dillerini öğretme mecburiyetimiz Kıbrıs Harekatı’nda ortaya çıkmadı mı?

İhtiyaçlarımızı Karşılamanın Vasıtası

   Lisân; batılılaşmanın vasıtası değil, ihtiyaç­larımızı karşılamanın vasıtan olmalıdır. Müstakbel insan gücü ihtiyacımız bu gerçekler altında tespit edilmeli ve eğitim sistemimiz buna göre ayarlanmalıdır.

   Meselemiz eğitimimizi her yönüyle debelendirmek olmadığı için konuyu daha fazla uzatmamız mümkün değildir. İlerideki satırlardı Japonya’da maneviyat eğitiminin nasıl yapıldığı­nı, bu eğitimin içinden geçmiş bir doktora öğ­rencisinin kaleminden okuyacaksınız. Bu tercümem birkaç defa basıldı. Ancak yeterin­ce yayılmadı. Okuyanlar taraflından da daima pe­niden basılması istendi.

Japon Maneviyat Eğitimi

   Amerika’ya teslim olan Japonya, anlaşma gereği kendi eğitim sistemini terk etmek zorunda kalmıştı. Amerika’nın empoze ettiği eğitim sisteminden geçen nesiller 1960’larda iş başına gelmeye başladılar. Bununla birlikte Japonya’da kalkınma hızında düşme başladı. Sükûnet bozuldu, yer yer huzursuzluklar baş gösterdi. İncelemeler, yetişen nesillerin Japonya’nın iktisadî, sosyal ve kültürel şartlarına uymayan nesiller olduğunu gösterdi. Bunun üzerine Japon işverenleri üniversite mezunlarının işe alınabilmeleri için “Japon maneviyat eğitiminden geçmelerinin şart olduğu” görüşünde birleştiler. Aldıkları gençleri işe başlatmadan bu maksatla düzenlenmiş kurslardan geçildiler. İşte Ameri­kalı yazar bu kurslara bizzat iştirak ederek bu tezi yazmıştır.

   Dikkatle okununca, eğitimden beklenenin bilgi olmadığı anlaşılır. Bilgi kitaplarda, elektro­nik beyinlerde… her zaman emrimizdedir Önemli olan onları kullanmaktır Bundan da önemli olan cemiyete faydalı olmaktır Bunun için insanın “fedakâr” olması gerekir. Bunun için insanın “sadık” olması gerekir Bunun için insanın “sabırlı” olması gerekir. Kısaca insanın kabiliyetleri ile birlikte faziletlerinin de geliştirilmesi gerekir Bunun takrir ile, ezberlet me ile olması mümkün değildir Bunun için başka metotlar kullanmak gerekmektedir Buna eğitimin tarzı diyoruz. İşte bu tercümede bu tar­zın bazı çeşitlerini öğrenmekteyiz.

Tarihî Eğitim Sistemimiz

   Bizim tarihî eğitim sistemimizin tarzı üze­rinde şimdiye kadar durulmamıştır. Bu sahada çalışmak isteyenler tarzdan neyi kastettiğimizi bu tercümeyi okuyarak kesin şekilde anlayabilirler. Şüphesiz 8-10 küçük ve bir büyük odadan müteşekkil bir medresede yetiştirilen 8-10 öğ­renci, çocuklarımızın kafasına yerleştirildiği gi­bi sadece ezbere ve dayağa dayalı bir tarzda eğitim görmüyordu. Ama onların hangi tarzda eğitim gördüğünü de iyi bilmiyoruz. Bir devle­tin en üst yöneticisi haline gelebilen dili-dini baş­ka bir çocuk nasıl bir eğitim görüyordu? Araştırılacak nokta burasıdır. Enderun’un şekli, müfredatı, hocaları önemli değildir. Tatbik ettiği eğitimin tarzı önemlidir. Bir askerin parmak­larını kuvvetlendirmek isterseniz ona çamur yoğurt tunusunuz. İmanını kuvvetlendirmek is­terseniz, devlete sadakatini artırmak isterseniz ne yaparsınız? Cevabını aradığımız sorular, bu­na benzer sorulardır.


Thomas P. Rohlen, Japonya’da Maneviyat Eğitimi, ter. Prof. Dr. Turan Yazgan, İstanbul: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, 1987

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir