İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

ESKİ DEVRİN İNSANI

  

   Eski devirlerin insanları için geceler, bir nevi musâhebe ve nefis kontrolü zamânıydı. Onlar, Münker ve Nekir’e cevap vermek için ölümü beklemezler, bu yüzden, suâli soran da kendileri, cevâbı veren de gene kendileri olurdu. Hatâları ve sevapları için fetvâyı başkalarından değil, kendi kendilerinden almak zorunda olduklarını bilirlerdi.

   Babadan mîras yer gibi, cedlerden devralınan şeyhlik postuna vâris olmak belki kolaydı. Fakat derviş olmak güçtü. Zîra bin yıllık Müslüman-Türk gelenekleri içinde dervişinin târihî rolü, cemiyet hayâtını tehdit eden mânevî ve derûnî parazitlerden arınmak, böylece de kütleler için bir tehlike olmaktan çıkıp selâmetin ve saâdetin nirengi noktasını teşkil etmek demekti.

   Derviş, dünya görüşü vahdet anlayışında karar etmiş, böylece de kendini birlik çemberi içinde sağlama almış inzibatlı ve kontrollü kimse olarak, şahsî verimlerini cemiyet yararına bezletmeyi ibâdet kabul etmiş bir ferâgat temsilcisiydi.

   Bu idrâk ve muhâsebe terâzisinden gözünü ayırmamakla, beşerî hırs ve iptilâların ağır basmasına meydan vermeyen o uyanık adamai çevresinin bir nevî mânevî bekçisinden başka bir şey denemezdi. Öyle ki, bir mihver fikirden mahrum, idrâk koması ve bir duygu curcunası içinde, demirini taramış gemi misâli, başı boş dolaşan böylece de rûhî değerlerinin götürü pazar elden çıkaranlara sözleriyle değil, yaşadıkları hayatla yol gösterir ve yola sokarlardı.

   Bugün modern ruh terbiye ve sağlığı, asırların tecrübe süzgecinden geçip kütlenin mânevî hâfızasında şeklini ve ifâdesini bulmuş o birlikçi ve klasik sistemin yanında, emekleyen bir çocuk kadar âciz sayılabilir.

   …

   Muhakkak olan şu idi ki, insan denen mahlûk, bilsin bilmesin, bir mânevî emânetin sâhibi bulunuyordu. Bu gerçeği idrâk ise, kendinde ve bütün yaradılmışlarda Yaradan’ı görmesiyle mümkündü. İşte, vahdete ermek demek, bu birleyici anlayışa vâsıl olmak demekti. Ancak, hâmil olduğu o ilâhî emânet, bu şuura vâsıl olduktan sonra meydana çıkıyordu.

   Fakat ne yazık ki insan oğlu, kendini cemiyete bir şifâ ve devâ yapacak o emânetle biliş tutmak yolunda emek sarfetmediği, savaşmadığı ve kendi kendisiyle hesaplaşmayı bir kenara ittiği için, bu ilâhî emâneti ne tanıyor ve ne de ona sâhip olabiliyordu.


Sâmiha Ayverdi, Âbide Şahsiyetler, Kubbealtı Neşriyâtı, İstanbul, 2015, s.188-189 iktibas ettiğimiz yazıya başlığı biz ekledik.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir