İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

EYÜP SULTAN

Ataköy, Yeşilköy, Bakırköy günlük güneşlik, Sarıyer ve Ümraniye’de kar, bora, fırtına… Yenibosna kupkuru, Çamlıca’da takoz, çekme halatı, zincir… İyi ama Eyüp nasıl? Karyağdı Yokuşu’na kar yağdı mı acaba? Eskiler, denize ve kadına güvenmeyin demişler. Her durgun­luğun ardından fırtınalar bekleyin. Denizi ve kadını bilemem ama İstanbul’un havasına aldanmayın. Işıl ışıl doğan bir güneş, berrak bir günün değil kararacak ufukların habercisi olabilir. İstanbul’da değişen mevsimler değil lodosla poyrazın hâkimiyet savaşıdır. Lodos ılıktır ama kaldırır, koparır. Poyraz küçük küçük denizi titretir. Eğer derya ufak dalgalı ve çırpıntılıysa soğuk hançer olup bağrınıza işleyecek demektir.

   Eyüp Sultan tam umduğum gibi çıkıyor. Kalın bir sis bulutunun altından ak çatılı evleri seçince “oh” diyorum. Meydana iniyorum. Ayazla buzlanan karlar, ayaklarımın altında çatırdıyor. Meydan bomboş. Güvercinler “Hani bu insanlar?” diyorlar, “Nerde kaldı­lar?” Türbe çok sakin… Zira böyle günlerde kimse arabasını çıkar­mıyor. Eyüp, Eyüplülere kalıyor.

   Silahtarağa’dan Gümüşsuyu’na doğru tırmanıyorum. Yokuşun başında tanıdık bir kabir: Razgartlı Kara Ahmet. Tam bir Osmanlı Efendisi; boy pos onda, kaş göz onda. Frenklerin belini kıra kıra dünya şampiyonu oluyor. Güreşlerini seyre gelen Parisli kadınlar ayağına dolanıyorlar. Kahramanımız pehlivan gibi yaşıyor, pehli­van gibi ölüyor. Bu civarlarda bir yerde pehlivan kahvesinde can veriyor, ölürken tuttuğu parmaklıklar bakır tel gibi bükülüyor, bir­birine geçiyor.

   Karyağdı Yokuşu kayak pisti gibi. Işığı tersten alınca cam gibi parlıyor. İster misiniz düşeyim. Kendime acımam ama fotoğraf ma­kineme bir şey olmasa. Bir kabir taşı sanki “Bu da ne ki?” diyor. “Biz cephelerde ne karlar gördük aslanım!” Başımı kaldırıyorum, bir miralay kabri…

   Yukarıdan üç kolejli kız geliyor, aşağıdan üç liseli oğlan. Şimdi bu oğlanlar, bu kızlara laf atar mı? Valla atarlar. Nitekim atıyorlar. İçlerinden biri “r”lerine ve “s”lerine basarak “kardeşlerim benim” diyor. Kızlardan biri elini beline koyarak dikleniyor “Nerden kardeş oluyoruz?” Oğlan arsız arsız gülüyor. “Sizinkiyle bizimki kardeş okul seçildi ya!” Kız elindeki kar topunu ona atıyor, bağışlayıcılığı belirgin bir tonla “üvey kardeş!” diyor. Sesinde nefret yok. Ortalık o kadar güzel ki kızamıyor.

   Az ötede bir şair. Nedendir bilinmez bir mısra gelip dilime takılıyor:

   “Su iner yokuşlardan hep basamak basamak
   Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.”

   Basamaklardan su filan akmıyor ama Necip Fazıl’ın susadığı yokuş bu olmalı. Yukarıdan yaşlı bir kadın iniyor. Adımları ufak ufak… Başından omuzlarına dökülen bir yün atkı, ayağında mest lastik… Böylesi bir zeminde iyi bir tercih… Durup durup okuyor, elini yüzüne sürüyor. Eh, gün gelecek o da yatacak, birileri de ona okuyacak!

   Bir ara güneş gülümsüyor. Karlar, mezar taşlarını taçlandırıyor; çam dalları kristalleri andırıyor. Yaprak uçlarında ufak ufak damla­lar. Sanki “Donsam mı, aksam mı?” bocalaması yaşıyor.

   Kaşgari Dergâhı İstanbul’da bulabileceğiniz en İstanbullu mekân. İhtiyar avlu, asırlar evvelini yaşıyor. Burada son devir İslam âlimlerinden Abdülhakim Arvasî Hazretleri’nin ders verdiğini biliyoruz. Günün birinde iki derviş (belki de böylesine bir mevsimde) yokuşu tırmanıyorlar. Kafalarında bin soru, bin evham… Şüphe beyinlerini mıncıklıyor. O günlerde ortalık şeyhten geçilmiyor. Ca­hiller postları kapıyor, menfaatçiler kürsüleri kapatıyorlar. Genç­ler, kendilerine göre zor sorular hazırlıyorlar. Eğer cevap alırlarsa onun âlim olduğuna inanacaklar. Alamazlarsa işlerine bakacaklar. Büyük veli onları güler yüzle karşılıyor, el etek öptürmeden kucak­lıyor, şilte gösteriyor. Sorularını sormaya fırsat bulamıyorlar zira sohbetin içinde cevaplarını alıyorlar. İçlerinden biri o mütebbessim çehreye, o mana yüklü gözlere ve o hikmet dolu sözlere vuruluyor. “Tamam!” diyor. Ama diğeri tereddüt içinde, aklından yeni yeni sorular hazırlıyor. Her seferinde de mevzu değişiyor ve gencin sua­line geliyor. Bir, iki, üç… Derken mübarek ansızın dönüyor “sahi” diyor, “Bizim imtihan nasıl gidiyor?”

   Şadırvan kar altında, gölgeler gecenin ayazı gibi. Tulumbanın demiri ele yapışıyor. Bir iki pompalıyorum “I ıh”. Lüleden sarkan buz havucu andırıyor, kurna Pamukkale’yi hatırlatıyor.

   Avluda dizi dizi mezar taşları, sonra iki şirin türbe: Birinde İsa Geylanî, diğerinde Kaşgarlı Abdullah ve Ubeydullah Efendi yatıyor. Dergâha adını veren Murtaza Efendi, Ahmed-i Yekdest Cüryânî’nin talebesi. Taşı, yarı beline kadar karlar içinde. Bastonuna dayana dayana gelen bir aksakallı durup okuyor, bir çocuk hatırlamış gibi ellerini açıyor. Kar yağmıyor ama ters esen bir rüzgâr dallardan topladığını yüzümüze çarpıyor.

   Cami, kuytuda kalmanın hüznünü yaşıyor. Bir zamanlar sultan­ların şereflendiği mescidin bir tek minaresi kalmış. Burada büyük zatlar yatıyor.

   Çocuklar yırtık leğen parçalan ile aşağılara kayıyorlar. Yanakları al al yanıyor. Paltolar orada burada; yakalar, göbekler açılmış ne gam! Soğuk umurlarında mı! Öyle ya, böylesi bir kar kolay mı bu­lunur, hem bir daha ne zaman yağar?

   Az ötede İdris Köşkü… İdris-i Bitlisî Hazretleri, Ahmed Yesevî Hazretleri’nin âşıklarından. Dede Ömer Ruşenî’den feyz alıyor. Müthiş bir hatip, öyle ki Şah İsmail onu kazanmak için dünyaları önüne seriyor. Ama o, acemlerin yüzüne bile bakmıyor, aksine yö­redeki Kürd beylerini toplayıp Yavuz’un huzuruna getiriyor. Aşiret reislerine sorarsanız cihan padişahı havalı, şaşaalı bir şey olmalı. Ne bileyim halılar, şamdanlar, köleler, yelpazeler bekliyorlar. Yavuz’u basit bir çadırda soluk bir keçe üzerinde görünce Yavuz’a içleri ısınıyor, yürekleri ılıcık oluyor. Sultan Selim hepsini tek tek kucaklıyor ve “kardeşlerim” diyor. O günden sonra Osmanlı’ya ölümüne sadık kalıyor, İran’a karşı direniyorlar. Kürtler, Molla İdris’i çok seviyor; hatta sırf ona benzemek için Şafii mezhebini seçiyor­lar. İdris-i Bitlisî Hazretleri mükemmel bir asker, eşi az bulunan bir tarihçi (Çaldıran ve Mısır seferlerine bizzat katılıyor.), eli öpülecek bir hattat, dahası şair… “Heşt Behişt” isimli eseri tam seksen bin beyit ve her beyit ayrı zirve… Hâliyle iz bırakıyor.

   Bir ara çukura basıyorum. Kundurama kar doluyor. Tek ayak üstünde durup ayakkabı silkelerken kayıyorum. Bozuntuya verme­den kalkmaya çalışıyorum ama çocuklardan kaçmıyor. Kısık sesle­riyle hain hain gülüyorlar.

   Yokuşa adını veren Karyağdı Baba’nın virane türbesi onarılmış, yanı başındaki ahşap evler âdeta fon yapıyor.

Kutb ‘ül-ârifin gavs ‘ül-vasilin Hazret-i Karyağdı Es-seyyid Mehmed Ali Kuddise sırruh.

   Bakın bu yokuşu bilen bilir. Bilmeyene şöyle anlatayım: On kere mola veriyorsunuz, yine de diliniz çıkıyor.

   Gümüşsuyu Tepesi İstanbul’a hâkim. Altın boynuz güzel bir ben­zetme… Bir dönem alüminyum rengini andıran Haliç, bugün pırıl pırıl suyu ve eski keyifli mekânlarına dönmeye çalışan balıklarıyla geçmişe nazire yapıyor. Uzaklarda ama çok uzaklarda minareler, sisi deliyor. İşte şimdi bir çay içilir. Piyer Loti kahvesinde kimsecik­ler yok. Ocakçı, kafasını gazetesinden kaldırıp “Bu şaşkın da kim?” diyor. Bir köşede katalitik var ama ellerim çini sobaya uzanıyor. Burada çayı, kömür ateşiyle demliyorlar. İnanın bu köz işi demi çok değiştiriyor.

   Biliyor musunuz, aslında ne Piyer Loti diye biri var ne de Aziyade isminde bir kadın. Romanın yazan Jülyen, bir Fransız subayı, iki yıl kadar İstanbul’da görev alıyor, istihbarat faaliyetle­rinde bulunuyor. Sizin anlayacağınız, ajanlık yapıyor. Dostluğuna gelince, kitabına Selanik iskelesinden ürkütücü ve iğrenç bir idam sahnesi ile girmesi midemi bulandırıyor. Jülyen’in o devirde Türk kadınına ulaşması mevzubahis değil. Belki de bu hınçla hayalindeki dilberi anlatıyor. Ama şu var ki İstanbul’dan çok etkileniyor. Mesela Eyüp Sultan’a ve Sütlüce’ye vuruluyor. Amaaan bu kadar güzellik­ten sonra ne kutuyu açtırın ne de kötüyü söyletin. Piyer’in defterini bir başka sefer dürelim.


İrfan Özfatura, Hikâye Tadında Şehirler, İstanbul: Sultanahmet Yayınları, 2018, s.9-12

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir