İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

HARF İNKILÂBI HAKKINDA

   “…Bugün Latin harfleri kabul edilsin, yarın bu tarih-i edebiyat bizim için bir efsane haline girer.”

   Yirminci asrın modern ilimleri dil ile düşünce arasında sıkı bir münasebetin varlığını ortaya koymuşlardır. Zira dil, onu konuşanların fikir, his ve hayal dünyalarını tayin etmektedir. Bir dilde muhtevası derin ne kadar kelime varsa, o milletin fikir sahası da o kelimeler kadardır. İnsanoğlu ancak hissedebildiği varlık, his ve düşüncelere ad koyar ve anlar. Bilmediği ve hissetmediği şeyin o dilde karşılığı yoktur. İşin gerçeği bu bağın hiç kesintiye uğramadan, âdeta bir şah damarı gibi daima açık ve iş yapar durumda olması gerekir.

Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin celî sülüsle yazdığı levhası.

   Osmanlı devrinde harf tartışmaları başladığında neler olacağı birçok uyanık zevat tarafından söylenmiş ise de tam olarak anlayan olmamıştı. Cumhuriyet’te de bu mesele açıldığında inkılâba taraftar olanlar harfle dil ve kültür inkılâbı arasında bir bağ kurmamışlardı. Güya onların gözü memleketi bir hamlede göklere çıkaracak olan yeni ve kolay bir yazıdaydı. Hâlbuki yazı değişince artık bu yazı ile yazanlar yeni kültüre mal olacak ve yazılmayanlar unutulmaya mahkûm kalacaklardı. Ancak şurası da bir gerçektir ki, bazı inkılâpçılar harf-dil-kültür bağını şuurlu bir şekilde kuruyorlar ve ona göre de hareket ediyorlardı. Osmanlı Türkçesi’ni bilmeyi gerekli görenler ise bu meseleyi ya görmezden geliyor veya göremiyorlardı.

   Harf inkılâbı 1933-34’teki dil inkılâbıyla birleşerek Türkçe’nin tabii seyrini altüst etmiş ve ne yazık ki, Hıfzı Tevfik (Gönensay) 1924’deki endişelerinde haklı çıkmıştı. O harflerin değiştirilmesi fikrine şöyle itirazda bulunmuştu: “…Bugün Latin harfleri kabul edilsin, yarın bu tarih-i edebiyat bizim için bir efsane haline girer. Hâlbuki bir Fuzuli’den, bir Nedim’den bir Hamid’den kolay kolay vazgeçmek bir millet için nasıl mümkün görülür?” Nitekim asıl işi çok başka olan İsmet Paşa, Dolmabahçe Sarayı’ndaki derslerden birinde harf değiştirmek suretiyle kelime atma arasında bir bağlantı kurmuş ve şöyle demişti: “…Hiç şüphemiz yok ki, bundan sonra lisan kendine uymayan kelimeleri de atacak ve kendi mükemmeliyetini bulacaktır.”

   Bütünlük teşkil etmiş olan bir şey eksilerek, kolu kanadı kırılıp kuşa döndürülerek nasıl mükemmel hale gelebilirdi, bilinmez.1

Pîrî Reis’in eseri

“Ve diller, onları konuşan insanlara karşılığı olmaksızın verilmiş, fevkalade, uydurulması beşer takatinin fevkinde olan bir ihsandır.”

   Hâlbuki diller, insanların kullandıkları mucizevi varlıklardan birisidir. Diller nasıl doğmuştur? Sonradan mı uydurulmuşlardır? Bunları uydurma kabiliyeti nasıl gösterilmiştir? Yoksa ortada tek bir dil vardı da bütün diller bundan mı teşekkül etti? Bütün bunların ilmi ve mantıki olarak tam bir izahı yapılabilmiş değildir. Ve diller, onları konuşan insanlara karşılığı olmaksızın verilmiş, fevkalade, uydurulması beşer takatinin fevkinde olan bir ihsandır. Çoğu defa dili konuşanlar bile, ondaki her şeyin insana göre mantıki bir izahına güç yetiremezler. Çünkü eserin sahibi değildirler. Onda gelişigüzel tasarruflarda bulunmaya da hakları olamaz. Zira lügatler ne kadar kelimelere mânâ verseler de onları bütün yönleri ile tam olarak ifade etmekten acizdirler. Çünkü o kelimeler âdeta birer insan gibi… Her bulunduğu ayrı bir tarz, rol ve mekânda birbirinden çok değişik şeyler hissettirirler. Bazen yanında beraber arkadaş olduğu kelimelere değişik bir mânâ ifade ettirir, bazen kullanıldığı makam ona tesir eder. Bazen de onu kullananın tarzı ve onunla ifade etmek istediği şey başka bir şekil verir. Onlar kâh olur ciddileşir ve bazen laubali olur. Bazen sert, bazen yumuşak, bazen de bu mefhumların çok ötesine geçerler. Beşer onu kullana kullana, insanın tarif edilemeyen duyguları onlara mânâ olarak yüklene yüklene o kadar güzel işlenir ki, neticede beşerin en güzel sanatı haline gelir.

   İşin daha vahim ve garip bir tarafı da şuydu: Dil meselesinde söz sahibi kılınmış zevatın bir kısmı, Cemil Meriç’in tabiriyle ‘şahsiyeti billurlaşmamış’ kimselerdi. Ya işin ehli değiller veya fikrini her emir verilişinde hemen değiştirebilecek karakterdeki kimselerdi. Böyle kimselerle sağlam şahsiyet olmadığından ilmin ciddiyeti hususunda hassasiyet göstermeleri de beklenemezdi. Nitekim böyleleri işin tersine gittiği fark edilince, fikirleri hususunda evvelki iddialarının tersini söylemekten zerre kadar hayâ etmemişlerdir.

M. Kemal latin hurûfâtı ile kara tahta başında…

   İşin dışarıdaki tarafı ise vahimdi; Osmanlı Devleti’nin dağılması, Avrupa, Çin ve Rusya’nın Müslüman unsurlara galebesi yeterli görülmemişti. Çünkü onlar biliyorlardı ki, bunlar mazilerinden kopmadıkları takdirde, gün gelip kendilerini bulacak ve yeniden kuvvetli bir şekilde tarih sahnesine çıkabileceklerdir. Öyleyse onları sadece geniş sınırlardan, kuvvetli ordulardan ve gelirlerden mahrum etmek yetmezdi. Aralarında irtibatı temin eden harfler, kelimeler ve müşterek kültürden de mahrum etmek ve mazileriyle olan bağlarını koparmak gerekecekti. Hatta bunu o milletlerin aralarından çıkardıkları kimselere de yaptırabilirlerdi.2

   Kaynağından mahrum kalmış bir dili ortadan kaldırmak kolay olmayabilirdi; ancak o diller üzerinde oyun oynayarak mahalli şiveleri müşterek dilin yerine koymak mümkündü. Bunu Arap âleminde tam olarak başaramamışlardı; zira onlar İslâm ve Kur’an sayesinde kendilerini koruyabilmişlerdi. Yazık ki, bu hususta en iyi oyunu Türkiye, Balkanlar, Kafkasya ve Türkistan havalisinde müştereken oynamış ve başarmışlardı. Bundan sonra iş diğer teferruata kalmıştı. Arapların Türkleri arkadan vurduklarından bahseden bir tarih ibda edilmekle kalınmaz, dil ve edebiyatta da benzer şeyler ortaya atılıp kabul ettirilebilirdi.

   Bu zokalardan biri Arapça’dan aldığımız belağat kaideleriydi. Atalar elbette ki, Türkçe’dekileri ihmal etmemekle beraber, Arapça’nın belağat kaidelerini alıp kullanmışlardı. Bundan dolayı da Türkçe sadece büyüyüp gelişmiş ve gerçek bir örnek olma yoluna girmişti. Arapça ve Farsça’nın Türkçe’den çok önce yüksek bir edebiyat seviyesine ulaşmış olduğunu cümle âlem kabul eder. Siz bu hazır kalıpların içine Türkçe madenini akıtıp az zahmetle fevkâlade netice almışsanız, bunun kime zararı vardır? Türkçe’nin kendine has olan edebi şekil ve mahsulleri de zaten sizin elinizden kimse almıyordu.3


Bu makale Ebubekir Subaşı beyin, Osmanlı Türkçesi ve Tarihî Derinliği serlevhalı eserinin 176-178 sayfaları arasındaki bir bahisten iktibas edilmiştir. Makale başlığı kitaptan alınmamıştır.
[1] Norman Lewis şöyle der: “Kelime bilginizin sınırını, zekânızın sınırını tespit eder. Kelime bilginiz arttıkça zekânız da artar.” İsmail Habib Sevük de, “Bir dile akıl öğretilmez; akıl ancak dilden ders alır” der. Herhalde bizdeki akıl ve kafalar diğer insanlardan çok farklıydı…
[2] Dikkat edilirse Arap-Fars-Türk düşmanlığıyla Arapça-Farsça-Türkçe düşmanlığı arasında bir bağ vardır. Bir taraftan coğrafyalar birbirlerinden koparken, diğer taraftan kelimeler lügatlerden kopmaya başlıyordu. Daha sonra da zorla kabul ettirilmiş sınırlar, değişik harf ve zihniyetlerle de berkitilmiş oluyordu. Hâlbuki Türk’ü Türk kılan İslâm ve Arapça; Arapça ve Farsça’yı kollayıp geliştiren Türk idi. Biz bunları ne çabuk unutup maziye gömdük…
[3] İslâm öncesinde Türkçe’de belağat, fesahat, istiare ve mecaz gibi edebi unsurlar az çok kullanılıyor olmalıdır. Ancak bunlara isimler ve örnekler verildiğine dair elde bir malumat yoktur. Kaldı ki, Arapça’da bile edebi unsurlar üzerinde araştırmalar ve bunlara bir isim verilmesi İslâm’dan çok sonradır. Nitekim Arap şairleri Aruz’la şiir söylemiş olsalar da bunun farkında olmamışlardı. Hatta belağat sahasında çığır açmış olan Seyyid Şerif Cürcani ve Saadettin Teftazani gibi meşhurların Timur devrinde yaşamış olmaları da gösteriyor ki, belağat ilminin keşfi Araplarda da epey gecikmiştir. Nitekim bu hususta Türklerin de büyük emeği bulunduğu inkâr edilemez. İşte Zemahşeri… Tuyuğ, koşuk, lebdeğmez gibi Türkçe’nin malı olan şiir ve edebiyat şekillerini tabii ki unutmak gerekmez, ama Arapların teşhis ve intak, Batılıların fabl dedikleri sanatı aynen almakta ne gibi bir hata olabilir? Hatta buna Türkçe bir isim koymaya çalışmanın da bir mantığı olamaz. Sonraları ‘mecaz’a ‘söz aşımı’ demek gibi gülünç ve anlaşılmaz şeyler uydurmanın ne faydası olmuştur? Diyelim ki, edebi bilgiler hususunda bugünkü kısırlığı ve cehaleti aştık da Telvih, İrsad, İdmac, İstibta’a, Tensik, Mümasele, Tarsi’ gibi inceliklere tekrar vakit ayırdık; o zaman bu garip ve mantıksız uydurmaların ne kadar gülünç olduğu anlaşılmaz mı? Yazık ki, bu hususta seksenli yıllarda yazılmış edebi bilgiler kitaplarını bile bugün anlayan neredeyse kalmamıştır.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir