İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

İKİNCİ FETRET DEVRİ BİTERKEN!

Meşhur “Timur Gâilesi”nden sonraki başsızlık, karışıklık ve arayış devrine millî tarihimizde “Fetret Devri” denilir. Zira, Timur, Türk (!…) ve Müslüman (!..) olduğu halde Yıldırım Bayezid Han’ın tam da Bizans’ı kuşattığı anda 800.000 kişilik fillerle mücehhez ordusu ile Anadolu’ya saldırmış, haçlıları gölgede bırakan bir zulüm ve itisafla (yok etme, söndürme) gâzi ecdadımızın düşmanlarını şâd etmiştir. Fakat maddî üstünlükten başka bir meziyeti (!..) olmadığı için, âkıbet çekilip gitmeye mecbur kalmıştır. Ancak, çekilip giderken de Osmanlılar’ın bir bayrak altında toplamaya muvaffak olmuş bulunduğu eski “Anadolu Beylikleri”ni ye­niden canlandırmış ve bunlar arasında baş olmak maksadına mâtuf mücadelenin tekrarına zemin hazırlamıştır. Bu sûretle takriben on sene süren bir karışıklık devri baş­lamış oluyordu ki, bu keşmekeşe nihâyet vererek “Anadolu Türk-İslâm Birliği”ni yeniden kurmaya muvaffak olan “Çelebi Mehmed” tarihimizin dev şahsiyetlerinden biridir. O derecedeki, “Bâni-i Sâni” yani ikinci kurucu diye adlandırılmıştır.

   Gerçekten iç tehlikeler, dış tehlikelerden çok daha ehem­miyetlidir. Zira dış tehlikeler müşahhas olduğundan millet efradı bunları kavramakta ve gerekeni yapmaya yönelmekte zaafa düşmez. Hatta böyle tehlikeler millî birlik ve beraberliği takviye bile eder. İç tehlikeler ise umûmiyetle mücerreddirler. Kavranmaları son derecede güçtür. Böyle hallerde en münevver insanlar bile -çoğu kere- ne yapmak gerektiğini kolay kolay kestiremezler.

   Bu gibi ahvalde, gerçek hedefi tâyinle belli bir maksad etrafında toplanmayı sağlıyanlar haricî bir tehlikeyi bertaraf edenler kadar şan ve şöhret sahibi olamazlarsa da gördükleri iş, nice büyük meydan muharebeleri kazanmış selef ve halef­lerinden daha ehemmiyetlidir. Bu ölçü ile mütâlea edildiğinde Çelebi Mehmed’in dev bir şahsiyet olduğu ortaya çıkar.

   Osmanlı Devleti’nin tarihe intikalinden günümüze kadar olan devre de -benzer şartlar dolayısıyla- ikinci bir Fetret Devri sayılabilir. Gerçi bugün Anadolu coğrafî bir bölünmeye mâruz kalmış değildir. Ama bunun yerine beşerî bir bölünme inkârı gayri kaabil bir gerçektir. Millet efradını, birbirine perçinleyen bütün manevî bağları koparan müteselsil inkilâb hareketlerinin tabiî bir sonucu olan şu netice artık coğrafî bö­lünme arzu ve ümitlerini bile uyandıracak bir çapa ulaşmıştır. Bin yıl beraber yaşadığımız ve ilâ-yı kelimetullah uğruna omuz omuza çarpıştığımız Kürt kardeşlerimizin içinden, Ermeni teröristlerini bile aşan zulüm âleti militanların çıkmış olması, bunun en aldatmaz bir delilidir. Gerçi arkalarında, Rus, Yunan ve İran gibi tarihî hesapları uğruna onları kullan­mak isteyen haricî düşmanlarımız da vardır. Fakat bunlar ha­diselerin arka plânı incelenmedikçe anlaşılmamakta ve delilleriyle ortaya konulamadığı için mesele sırf bir iç çekişme sûretinde tezâhür etmektedir.

   Beşerî bölünmenin neticesi olan bir nevi “beylik” man­zarası arz eden çeşitli grupların birbirleri ile kıyasıya mücade­lelerinin “İslâmî gruplar”ı bile şumûlune alması durumun va­hameti göstermektedir.

   Birinci fetret devrinin en nihayet on sene zarfında ka­panmış bulunmasına mukabil bu ikinci fetret devrinin bu kadar uzun sürmesi iç bünye ile alâkalıdır. Bünye mânen sağlamsa, tehlike daha çabuk bertaraf edilebilmektedir.

   Her ülke gibi Türkiye’miz de bir kavimler halitası (alaşım) dır. Muhtelif unsurları birbirine perçinleyen en kudretli bağ -bizde- iman ve İslâm’dır. Bu her ülkede başka olabilir. Meselâ Amerika’da -pragmatizmin tesiriyle- müşterek mad­dî menfâattir. Bizde ise, halkımızın yapısı ve tarihî şartlar se­bebiyle bu rolü ancak ve ancak İslâm’ın tevhidi emreden zen­gin imanî ve amelî muhtevası oynayabilir. Diğer müessirler, kifâyetsiz kalmaya mahkûmdurlar. Devletimizin çarpık lâiklik anlayışına rağmen Güneydoğu Anadolu’da dağıttığı beyannâmelerin dinî, muhtevası bu zarûretin eseridir.

   Cenab-ı Hakka nihâyetsiz şükürler olsun ki, milletimiz, bir hummanın ağır kâbusundan uyanıp kendine gelen bir hasta gibi artık yavaş yavaş yeniden imana dönmekte ve inkılâbların zoraki bir sûrette Holivut’a çevirdiği yüzünü yeniden Kâbe’ye tevcih edebilmektedir. Şu gelişme artık öyle bir nok­taya ulaşmış bulunmaktadır ki, haricî düşmanlarımız bile asırlık emeklerinin neticesinin hüsran olduğunu ifâde mec­buriyetinde kalmaktadırlar.

B: 15 Temmuz Derneği

   Gerçekten, geçen sene, Alman televizyonunda “M. Ke­mal’in Üzerine Düşen Allah’ın Gölgesi” adıyla yayınlanan bir programda spiker bütün Hristiyanlık Âlemi’ne şöyle hitab ediyordu:

“Biz yıllarca önce kendi hayat tarzımızı, Dünya görüşü­müzü Türkiye’ye ihraç ettik, veya onlara ithal ettirdik. Fakat şimdi görülüyor ki, sosyal bünyeleri bunu kabul etmedi, red­dediyor.Bundan dönüş tezâhürleri hem kuvvetleniyor ve hem de gitgideumûmileşiyor. Ne dersiniz acaba Türkiye’de yaptıklarımızıveya yaptırdıklarımızı bir kere daha gözden geçirsek iyiolmaz mı?!. Acaba yanlış mı yaptık?!.”

   Program meâlen bu sözlerle bitiyordu.

   Bizde diyoruz ki;

   Evet yanlış yaptınız!.. Çünkü Müslüman Türk Milleti’ni asla tanımıyorsunuz. O’nunla ilgili murad-ı ilâhiyeden ha­beriniz yoktur!.. O, muhammedî bir ordudur ve kıyamete kadar da böyle kalacaktır! Bize biraz zaman kaybettirip kurbanlar verdirdiniz, o kadar! İşte, küfür, acz, meskenet ve yanlışların müşterek remzi (sembolü) boğa yılanını yakalamış boğazını sıkıyoruz. “Kafirler hoşlanmasalar da…” âkıbet olacak buydu! İşte bu “İkinci Fetret Devri” de bitmek üzeredir. O bilekle, Medine-i Tahire ve milyonla Şehid’in rûhaniyeti arasında mânevi bir şerâre var!.. Ona görünmez nurânî kablolarla güç kuvvet akıtıyor ve hep birlikte teşci (cesaretlendirme) edi­yorlar:

SIK!..

SIK!..

BİRAZ DAHA

SIK!..

B: 15 Temmuz Derneği

Kadir Mısıroğlu, Âşıklar Ölmez, Sebil Yayınevi, İstanbul, 1994, s.29-32

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir