İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

İMAN BUHRANININ KURBANLARI…

YÜKSELEN SUÇ GRAFİĞİ 

İslâm yazısı ile neşredilen gazetelerin koleksiyonlarını şöyle bir karıştırdığınız zaman, herhangi bir cinâyet veya intihar vak’asına rastlamak için cildler devirmeniz gerektir. Bu durum cumhuriyetin ilk yıllarında yavaş yavaş değişmeye ve İslâm harfleriyle neşredilen gazetelerin bu alfabenin son yıllarına rastlayan nüshalarında, yavaş yavaş artık cinâyet haberleri de ortaya çıkmaya başlar. Eski gazeteciler elbette ki intihar, cinâyet ve buna benzer hâdiseleri gazeteye geçirmeye değmez addetmiyorlardı. Fakat böyle vak’alar ender-i nâdirattan vuku buluyordu. O devrin gazeteleri bunun en aldatmaz bir şâhididir. Gerçekten o zaman bu gibi vakalar o kadar azdı ki; arada bir vukû bulanların bütün murâfâları (duruşmaları) çok ehemmiyetli hâdiseler cümlesinden olarak bu gazetelerin birinci sahifelerinde resimleriyle neşredilirdi. Üstelik bu gibi cinâyet haberlerinde umûmiyetle herkesi alâkadar etmesi melhuz siyâsî bir vasıf da mevcud olmazdı. 

   Cumhuriyet tarihinde gazetelerin İslâm yazısı ile neşredildikleri son dört beş yıla âid nüshalarla onu takib eden devirlerin bütün mevkûtelerinde, daha ziyâde İstiklâl Mahkemeleri, devrin siyâsî ricâlinin resmî kabulleri, seyahatleri, kabul edilen yeni kaanunlar, mebusların beyanatları ve bilhassa sık sık da idam haberleri yer alırdı. Ancak zamanla birbirini tâkip etmek üzere gerçekleşen müteselsil inkılâb hareketlerine muvâzi olarak gazetelerde bu gibi haberlerin grafiği düşerken, cinâyet, intihar, ırza geçme, hırsızlık ilh… gibi îmân ve ahlâk zaafının doğurduğu vukûâtın grafiği de günden güne yükselmeye başlamıştır. Devrinin gazeteleri bu durumu bir ayna gibi aksettirmektedir. 

   Gerçekten Türk Milleti’ni nev’i şahsına münhasır ictimâî nizâmdan uzaklaştıran inkılâb hareketleri, dehşetli bir îmân ve ahlâk zaafına sebep olmuş ve bu da âdî suçların alabildiğine çoğalması neticesini doğurmuştur. Âdi suçlulukla îmân buhranı arasındaki illiyet, zamanımızda Ramazan aylarında polis vak’alarının azalmasiyle dahi sâbittir. Her sene Ramazan aylarında, polislerce tutulan çeşitli suçlara âid grafiklerin hepsinde, umûmî ve müthiş bir düşme müşâhede olunduğu bir vâkıadır. Bunu, dinî mes’elelerde tamâmen menfî bir tavır içinde bulunan şahıs ve gazeteler bile itirâfa zaman zaman mecbur kalmaktadırlar. 

VİCDANLARDAKİ POLİS 

   Polisiye tedbirlerin suçları önlemekte kâfî derecede müessir olamadığını kabul etmeyecek bir tek kimse yoktur. Üstelik; bu tedbirler, ancak fiilin işlenişinden sonra harekete geçmektedir. Bir kimsenin tecziyesi, belki o fiili müstakbelde işleyecek olanlara karşı cüz’î bir sûrette önleyici bir rol oynamakta ve bu sûretle cezaların bir “ibret-i müessire” teşkil etmek vasfı tecelli etmektedir. Ancak fiilin ikâı ile cezanın tertibi arasında Türk Adliyesi’nin ağır işleyişi sebebiyle geçen uzun müddet cezaların müessir bir ibret teşkil etmek vasfını zaafa uğratmaktadır. Bu sebepledir ki; işlenen bir suça karşı sarsılan amme vicdânını zamanında tatmin edemiyen cezâî müeyyideler, o suçun tekerrürüne asla mâni olamamaktadır.  

   Kaldı ki; suç işlemeye mütemâyil fertlerin frenlenmesi için onların yanında devamlı olarak bir polis veya jandarma bulundurmanın imkânsızlığı söz götürmez bir gerçektir. Bu sebepledir ki; suçun işlenişini önleyici bir müessir olarak ferdin kendi varlığında ve suç ikâından evvel mevcud bir önleyici müessirin mevcûdiyeti şarttır. Bu müessir olsa olsa ancak ve ancak îmânın tabiî bir neticesi olan Allah korkusu olabilir. Allah korkusu, yani uhrevî azabı hatırlatan derûnî bir müessir. Bunun yerini tutabilecek bir başka kuvvet henüz ne keşif ve îcâd edilmiştir ve ne de edilebilir. Bu yüzden, kâinatın Fahr-i Ebedisi Efendimiz Re’s-ül hikmeti mahafetullah yani “Hikmetlerin başı Allah korkusudur!..” buyurmuşlardır. 

Mehmed Âkif merhum ise;  

“Ne irfândır veren ahlâka yükseklik, ne vicdândır, 
Ne fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır. 
Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havfı Yezdân’ın… 
Ne irfânın kalır te’sîri kat’iyyen, ne vicdânın. 
Hayat artık behîmidir… Hayır ondan da alçaktır.” 

diyerek Allah korkusunun zâil olması halinde, hayatın hayvanî bir seviyeye indiğini ve insanın nasıl canavarlaştığını şairane bir sûrette ifâde etmiştir. 

   Fertlerin îmân dolu vicdanlarında tabiî bir polis ve jandarma vazifesi gören Allah korkusunu bertaraf eden bir tedris ve telkine tâbi tutulan bugünkü cemiyet, zulüm, hıyanet ve gaddarlıkta akıl ve hayâle gelmedik fiillere sahne olmaktadır. O kadar ki; bunların çoğu artık tabiî sayılmakta ve gazetelere bile intikal ettirilmiyerek umursamazlıkla geçiştirilmektedir. Siyâsî maksadlarla hergün birbirini öldüren gençlerin hareketlerini bir an için şöylece kenara bırakınız da âdi cinâyet ve intihar vak’alarının gazetelere intikal edenleri bile gerek işleniş şekilleri ve gerekse sayıları bakımından dehşet vericidir. Her yıl -îmânın önleyici rolünü gerektiği şekilde oynıyamaması sebebiyle işlenen cinayetlerin adedi, memleketin vicdan sahibi idârecilerini derin derin düşündürecek bir artış kaydetmektedir. Gerçekten iki buçuk yıl suren Türk-Yunan Harbi’nin dokuz bin yüz altmış üç kişiye mal olan kayıp tablosunu bile, bu cinâyetlere âid listelerle mukâyeseye imkân yoktur. Bu duruma göre, Millî Mücâdele -fiilen harbedildiği halde- yılda takriben üç bin kişiye mâl olduğu halde, bugün sarhoşluk, dikkatsizlik ve umursamazlık yüzünden ortaya çıkan trafik kazalarında ölenlerin yıllık yekûnü bile bu miktardan pek çok fazladır. Âdi cürümleri ise, bu tarzda bir mukâyese korkunç bir ibret tablosu teşkil etmektedir!..  

NETİCE 

   Her intihar, cinâyet, yaralama ilh… hâdisesinin mutlaka zâhirde bir çok sebepleri vardır. Fakat asıl sebep, hiç şüphesiz suça sevkeden âmilleri tesirsiz kılmaya muktedir olamayan, fâilin içinde bulunduğu îmân ve ahlâk buhranıdır. Bu buhran bertaraf edilmedikçe, cemiyetimiz topyekûn büyük bir tehlikeye mâruzdur.  

   Hapishane ve akıl hastahânelerindeki izdihamı izâle etmenin yegâne çâresi gönüllerde yeniden o eski şaşaalı iman meş’alesini yakmaktır. Bu meş’alenin aydınlığında yürüyemeyenlerin kayalara çarpan dümeni kırık gemiler gibi helâke sürüklenmekten kurtulmalarına imkân yoktur. Zira din, cemiyetler için bir huzûr ve sükûn sigortasıdır. Bu sigortayı te’sis etmeyen milletlerin ise âkıbeti fecidir!.. 

   İnanmayanların hayat ve huzûrları dahi dinin cemiyette sağladığı bu sigortaya bağlıdır. Onu tahrip edenler, kendi saâdetlerine de kıymış olurlar!..


Kadir Mısıroğlu, Âşıklar Ölmez!.., Sebil Yayınevi, 1994, s.63-66  

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir