İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

İnsanın Bitmeyen Bunalımı!

Yüzyılımızın insanını “bunalımlı insan” olarak tasvir etmek isteyenler pek çoktur. Sokaklara dökülen, diyar diyar dolaşan, etrafa saldıran, yakıp yıkan bir sürü garip giyinişli, görünüşlü, uyuşturucu madde düşkünü genç adam hep “bunalım”dan şikâyet etmektedir. Birçok sözde kitap, dergi ve fikir adamı da bunların duygu, düşünce, istek ve özlemlerini dile getirdiğini söylemekte. Bir çokları ise, bu işi ticari ve politik bir istismar konusu hâlinde ele almaktadırlar. Bazıları da bunalımı sanki sadece bu yüzyıla mahsus bir durummuş gibi ortaya koymaya çalışmaktadırlar. Halbuki, bunalım, tarih boyunca ve insanla beraber varlığını sürdürmektedir. Geçmiş insanların, bizden daha az bunalımlı olduğunu iddia etmek bize pek kolay gelmemektedir. Galiba fertler gibi, aynı yüzyılda yaşayan insanlar da, nesiller de egosantrik oluyorlar. Yani yaşayan her nesil, geçmiş ve gelecek nesillere nazaran daha çok ıstırap çektiğini sanmakta ve böylece kendine önem atfetmeye çalışmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki bunalım, insanın tabiatı hâlinde, tarih boyunca, fert fert her insanda vardır. Bunalım, yüksek bir idrak seviyesine sahip bir canlı olan insanın psikolojik hayatında önemli bir yer tutar. Bunalım, bizim kullanageldiğimiz anlamı ile yalnız insan için vardır, çeşitli zaman ve mekânda, çeşitli tezahürler içinde ortaya çıkmasına rağmen asla yeni bir şey değildir.

Bunalımın sebebi ne ile açıklanır?

   Bu bunalımın sebebi nedir? Psikanalistler, özellikle Dr. S. Freud, bu konuda üst-ben (süperego) adını verdiği vicdanî, ahlaki ve dinî değerleri âmil olarak gösterir. Bu vicdanî değerler, altben (id) denilen hayvani ve içgüdüsel varlığımızın kendini serbestçe ifadesine fırsat vermez ve onu sansüre tâbi tutarak hapseder. Bunalımın sebebini bilhassa hapsedilmiş cinsel iştihalara bağlar. Diğer psikanalistler de bu kabil bir izah tarzına yaklaşık olarak bunalımı yorumlarlar. Kısacası bunlarca bunalımın sebebi insanın tabiatının engellenmesi ve kendini ifade imkânı bulamayışıdır. Hiç şüphesiz bu açıklamalarda haklı taraflar vardır, hele yüzyılımızın, geçen yüzyıllara nazaran çok hızlanan hayatı içinde beliren intibak güçlükleri de bunlara eklenince durum biraz daha anlaşılır hâle gelmekte ise de bunalımın gerçek mahiyetini yine de açıklayamayız.

   Bir defa, bu görüşlerin en sakat tarafı şurasıdır ki, bunlar bunalımı daha çok yüzyılımıza has bir problem sanmakla kalmayıp bunalımı, anormal bir durum saymakta ve onu ortadan kaldırmanın çarelerini araştırmaktadırlar. Bazılarınca, tabiatımızı, yani iştihalarımızı ve içgüdülerimizi baskı altına alan vicdani, ahlaki, dinî ve sosyal değerleri ortadan kaldırmakla rahatlayabiliriz. Yâni id, süperego’nun baskısından kurtulursa bunalım da ortadan kalkar, gibi, fiilî bir iddia ile karşılaşıyoruz. Bu anarşizmin başka bir savunmasıdır.

   İnsan kendini vicdanının kontrolünden kurtarabilir mi? Önce, bu, mümkün mü? Bu, bize pek mümkün gözükmemektedir. Sonra bir sonuç elde edilse bile bu durum insanı mutlu kılabilir mi? Biz zannetmiyoruz. Bunalımlarından kurtulan insan, acaba artık insan mıdır? Bizce hayır, çünkü bunalım, Geothe, Tolstoy, Nietzsche, Fuzulî gibi dehaları ve hatta insanlık tarihine şekil veren her türlü kahramanı doğuran, yoğuran ve aksiyona sevkeden itici kuvvetin tâ kendisidir. Bunalım, insanlığın iç zenginliğinin ve enerji biriktirebilişinin bir ifadesi olarak gözükmektedir. İnsan, içgüdülerini ve iştihalarını hiçbir engelle karşılaşmaksızın ifade edebilse idi bu kadar devleşebilir miydi? Bunalım, bize, bir fert ve toplum kavgasının ifadesi olmaktan fazla mana taşıyor gibi geliyor. Bizce, insanın idrakinde bunalımı hazırlayan başka sebepler vardır.

   Öyle anlaşılıyor ki bunalım (angoise), insanın tabiatı durumundadır. Bu husus Kur’an-ı Kerim’de şöylece tespit edilir:

   “Biz, insanı, muhakkak bir sıkıntı içinde yarattık.”1

   Önce şu noktayı önemle ve tekrar olarak belirtelim ki, bunalım insanın psikolojik bir özelliği olup normal bir oluşumdur. İnsanın aleyhine değil, bilakis lehine olan ve insanı güçlü ve dinamik yapan bir enerji biriktirme olayıdır. İnsanın iç dünyasında beliren bir sıkışma ve kaynama olayıdır. Hayvanlarda ve bitkilerde böyle bir durum görülmemektedir. Onlar iştahlarını ve fizyolojik gerilimlerini hiçbir engelle karşılaşmaksızın ifade ederler. Onlar, önüne baraj kurulmayan nehirler gibi okyanuslara boşalarak kaybolurlar. Fakat insan için bu, kabil olmuyor. İnsan yaratılışı icabı, başıboş akamıyor. Bu hususu yüce ve mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim şu muhteşem ayetle özetler.

   “İnsan kendisini başıboş bırakılacak mı zanneder?”2

   Yine tamamen, bir iç ihtiyaç hâlinde kendini barajlayarak ve âdeta isteyerek bunaltıyor. Her ne kadar bu bunalımdan şikâyetçi ise de bundan bir türlü kendini kurtaramıyor. Hayvan, altında ateş yanan ve fakat üstü açık bir kazan gibi iç enerjisini buharlaştırıp havaya savururken, insan, kapalı bir buhar kazanı gibi kendini bir iç tazyike sokulmuş buluyor. İnsan ancak, bu iç tazyikle kendini büyük problem ve ülkülere verebiliyor. İnsan başıboş kalamaz. Bu onu boğar ve bunaltır. İnsan, boş duramaz. Kendini ilim, sanat, din ve dünya işleri ile yormalıdır. Kendini büyük ülkü ve hedeflere tevcih etmelidir. Bu konuda mukaddes ve yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur:

   “O halde boş kaldın mı hemen yorul!”3

   İyice, kızgın buharla sıkışmış bir kazan, açılacak bir delikle, ıslık çalarak, boşalabilir. Fakat, insan, bu tazyikli boşalışın önüne bir çark koyup ondan faydalanmaktadır. İnsan, ancak bunalımları ile yaratıcı hamlesini gerçekleştirme imkânını bulabilir. İnsanlar da, hayvanlar gibi, içgüdüsel gerilimlerini ham bir tarzda boşaltabilse idi, insan olmak haysiyetini kaybederdi. İnsan, bunalımlarını oyun, spor ve danslarla boşaltabilir, fakat, bu konuda en faydalıyı bulmak gereklidir. Önemli olan, her ne suretle olursa olsun bunalımı doğuran gerilimlerden kurtulmak değildir; bu bunalımlardan ferdin ve insanlığın yararına olacak sonuçlar istihsal etmektir. İlim, sanat, ahlak ve din, bunalımlarımızın bizi yükseltebileceği üst üstüste duran hedef ve ülkülerdir. İnsan, ister istemez bunalacaktır. Bu bunalım, onun normal hayatıdır; bu, iç enerjiyi biriktirerek işe yarar hale getirme olgusudur. Anormal olan, insanın bunalımlarını yüceltemeyişi, yahut insanın bunalımsız hâle getirilme çabasıdır, insanın iç enerjisini, hayvanlar gibi boşuna harcama isteğidir.

   Kaldı ki, bunalımın kaynağını ve sebebini isabetle tayin etmek lazımdır. Bizce, bunalım, ferd ve cemiyet çarpışması ile, yahut id ve süperego gibi terimlerle kâfi derecede açıklanamaz. Bunalımın, sadece insana mahsus olduğu üzerinde düşünürsek ipuçları yakalayabiliriz. Önce, insan, geri zekâlı bir canlı olsa idi, bu bunalımı duymayacaktı. İnsanın bunalımı, insanın yüksek bir idrak seviyesine sahip oluşu ile açıklanabilir. Geri zekâlı bir insanda, cemiyet hayatı süperego’yu teşekkül ettiremez. Cemiyet hayatı, bir çevreden ibarettir; önemli olan bu ortamda doğan yüksek idrake sahip fertlerin bulunuşudur. Biz, bunalımı meydana getiren çatışmaların kaynağını insan idrakinde arayacağız.

   Kitabımızın başından beri savunageldiğimiz üzere tekrar ifade edelim ki, organizmamız ve duyularımız sınırlılığı, esirliği, fâniliği, izafiliği telkin ettiği halde; iç idrakimizi teşkil eden şuurumuzda, bunların zıddı özlemler buluyoruz. Şuurumuz, sınırlı, fâni, esir ve izafî bir organizmanın içine hapsedilmiş ebedîlik, sonsuzluk, hürriyet ve mutlaklık gibi durmaktadır. Bizim organizmamızda sanki sonsuzluk sınırlılığa, hürriyet esarete, ebediyet fâniliğe, mutlaklık izafiliğe teslim edilmiş gibidir. Bizi bunaltan, bu durumu idrak etmekdir. İdrakimiz bu çelişik durumdan kurtulamamanın çırpınışları içindedir. Daracık bir kazan gibi duran organizmamın bu duyularımın sınırlarını zorlayan, onu yetersiz bulan ve onu aşmaya çalışan, şuurumuzu istilâ eden bir iç haykırışı inkâr etmek kabil değildir. Sanki, sonsuzluk, ebedîyet ve mutlaklık bizim gönlümüze oturmuş, organizmamızın ve duyularımızın sınırlılığını, güçsüzlüğünü ve yetersizliğini işaret edip durmaktadır. Bir Hadis-i kudside “Yeryüzüne ve göğe sığmam; fakat inanan kulumun gönlüne sığarım.” diye buyurulur. Sonsuz olan, sınırlı olanın “kalbinde” taht kurarsa ne olur? Sınırlı olan aczinden çırpınır durur. Böylece idrâkimiz duyuların sınırlarını zorlayıp ebediyete, hürriyete, sonsuzluğa ve Allah’a doğru bir çıkış ve yükseliş yolu aramaktadır.

   Görülüyor ki, bunalım, şuurun duyuları aşma cehdini, ruhun organizmanın güçsüzlüğünü görmesini ifade eder. Bunalım bizi ebediyetlere doğru Allah’a doğru fırlatan bir iç iticidir. İnsan yüksek idrak seviyesini iptal etmedikçe bundan kurtulamaz. Bunalım içinde boğulduklarını söyleyen nesillerin uyuşturucu maddelere düşkünlüğü ne kadar mânidardır. Kendi gerçeğini görmemek için gözlerini yummak gibi, içindeki çığlığı duymamak için şuurunu uyuşturmak veya içgözünü kapamak insana gerçekten hüzün veriyor.


Seyyid Ahmed Arvasî, İnsan ve İnsan Ötesi, İstanbul: BilgeOğuz Yayınları, 2017, s.65-70
[1] Kur’an-ı Kerim, El-Beled Suresi, ayet 4
[2] Kur’an-ı Kerim, Kıyamet Suresi, ayet 36.
[3] Kur’an-ı Kerim, El-İnşirah Suresi, ayet 7.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir