İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

İSLÂM MEDENİYETİNE KUŞ BAKIŞI BİR NAZAR

İslâm medeniyeti diye, milâdın yedinci asrından tâ on altıncı asrın ortalarına kadar, cehâlet ve zulüm karanlığı içinde bunalan bir Dünyâ’yı nûru ile aydınlatmış olan mûcizeye denir. Bu mûcizenin nûru sönmüş değil; hâlâ devâm etmekde, ve, Dünyâlar durdukça, devâm edecekdir. Bizde Tanzîmat’dan beri peydâ olup bilhassa son yıllarda ne dediğini ve ne yaptığını bilmez bir hâle gelen bir avuç türedinin câhilâne inkâr ve bühtanlarına rağmen, bu Nûr diyorum, hâlâ devâm etmektedir. Bunun, binbir delil arasından, bir delili de bugün, yirminci asrın ortasında, Pâkistan ve Endonezya gibi muazzam devletlerin İslâmî esâslar üzerine kurulup târih sahnesine çıkmasıdır. Bu noktada bilhassa Pâkistan, bizim için çok manâlı ve faydalı bir misâl teşkil etmektedir. Pâkistan halkını Hindûlardan ayıran ve müstakil Pâkistan dâvâsına temel teşkil eden başlıca nokta, müslümanlıkdır. Biz Türkler, bu topraklar üzerinde dünkü ve bugünkü varlığımızı nasıl İslâm’ın feyzine borçlu isek, Pâkistanlılar da müstakil devletler arasında yer alışlarını aynı feyze borçludurlar. Fakat bunu anlamak ve teslim etmek için, bayağı menfaat endişelerinden ve çirkin politika ihtiraslarından bir an olsun sıyrılıp bu mevzûda biraz kafa yormak lâzımdır. Bu ise, bizim inatçı münkirlerimizin yapamayacağı bir işdir. O hâlde, onları inat ve inkârların yükü altında bırakalım da biz yolumuza devam edelim ve mevzua gelelim…

   İslâm’ın medeniyet târihine dikkatle bakarsak, bu medeniyetin bir kaç hususla farklanıp temayüz etdiğini görürüz. Bir kerre, bu medeniyet orijinâldir ve din özünden doğmuştur. Sâniyen, kısa bir zamanda kurulup hârikulâde bir sür’atle inkişâf etmişdir. İslâm medeniyeti bir değil, bir çok ırk ve milletin gayret ve dehâsı mahsûlü olmuştur. Nihayet aynı medeniyet, bugünkü garb ilerleyişinin fikrî ve felsefî temellerini teşkil etmişdir.

1- Bir kerre, diyorum, İslâm medeniyeti sırf İslâm dîninden doğan bir mûcizedir ve, hareket noktası gibi muvâsalât noktasını da İslâm’ın üzerinde yâni “Kur’ân-ı Kerîm” ile peygamberin sünnetinde bulmuştur. Yoksa bâzılarının vehmetdiği gibi, İslâm, aykırı bir plânda; yâhut, onun yanı başında ve fakat ondan temâmiyle ayrı bir sâhada doğup inkişaf etmiş değildir.

   İslâm medeniyetinin din üzerinden doğup temâmiyle İslâmî esaslar dâiresinde gelişmiş olduğunda, okuyabildiğim, Garblı müellifleri bile birleşmiş buldum. Filhakîka müfessirleri, müctehidleri, kelâmiyyûnu, fukahâsı ve felâsifesi ile İsliâm’ın bütün ilim ve fikir adamları, bir tek müharrike tâbi’ olmuşlardır. Bu muharrik, Allâh’ın kelâmını ve İslâm dînini “Murâd-ı İlâhî”ye en uygun bir sûretde anlayıp anlatmak ve bu sâyede “Rızâ-i İlâhî”yi tahsîl etmek aşkıdır. İslâm’da ilmin ve hikmetin gayesi de budur, yânî İlâhî Rızâyı tahsildir. İslâm’ın ehli sünneti gibi mu’tezilesi ve felâsifesi de bu gâye uğrunda çalışmış ve bundan insanlık târihinin en orjinâl medeniyetlerinden biri doğmuştur.

   Bu medeniyet temâmiyle orjinâldir; Aslâ intihâl, iktibas, tercüme ve kopya değildir. Bu noktada da garblı eserleri müttefik buldum. Gerçi İslâm mütefekkirleri, Abbasîlerin ikinci halîfesi Ebû Câfer Mansur’dan i’tibâren bilhassa Harûn Reşîd ve Me’mun devirlerinde eski Yunan klâsiklerini tedkîka ve tercümeye koyulmuşlar; husûsiyle Eflâtun ve Aristo’nun eserlerinden faydalanmışlardır. Fakat onlar okuyup tedkîk etdikleri bu klâsiklerin ne te’sîrine kapılmış, ne de bu eserlerin hayrânı kalmışlardır. Bil’âkis İslâm mütefekkirleri bu eserlere sırf Allah kelâmının hakikatlerini daha iyi görüp anlayabilmek için birer vâsıta ve insan aklının bir ışığı nazarı ile bakmış ve bu ışığın altında dâimâ “Zât-i Bârî”yi aramışlardır. Bu meyanda hak yolundan sapanlar yok değildir. Fakat İslâm medeniyetinin kurulup gelişmesine hakîkaten hizmet eden fikir adamlarının büyük bir ekseriyeti ilmi, hikmet ve felsefeyi sırf hakikati bulmak için dâimâ bir ışık telâkki etmişdir.

B: İbnü’l-Heysem, Kitâbü’l-Menâẓır, Göz Anatomasi, DİA

2-İslâm medeniyetinin diğer bir husûsiyeti kısa denilecek bir zamanda kurulup çarçabuk, inkişâfının son haddine varmasıdır. Filhakika İslâmiyet, yalnız fütühat sâhasında değil, terakki ve medeniyet sâhasında da hârikul’âde bir sür’atle gelişmiş. Hicretin birinci asrı sonlarından üçüncü asrın ortalarına kadar yüz elli senelik bir devir içinde Dünyâmızın şâhid olduğu medeniyetlerin en muazzamlarından birini doğurmuşdur. Kurulup gelişmedeki bu sür’atin sebeblerini üç noktada toplayabiliriz:

a-İslâmiyetin gerek fütühâtı ve gerek terakki ve medeniyet bakımından sür’atle inkişâfının ilk bir sebebi, bu dînin insanlığa sağlam bir ideâl1 getirmiş olmasıdır. “İslâmiyet, ideâl buhrânı içerisinde yüzen milletlere yüksek bir ideâl getirmişdir. Öyle bir ideâlki ona sâhib olan insanlar için bu ideâl büyük bir hamle ve heyecan kaynağı olmuş ve her biri onun uğrunda ölmeğe can atmışdır”2

   Vaktiyle Çin Sedlerinden Atlantik kıyılarına ve Şimâl Afrika’dan Kafkaslara kadar yayılan geniş İslâm Dünyâsında yürekleri hamle ve heyecan şerâreleri ile parlatan bu ideâl, “İ’lây-ı Kelimetullah” yolu ile “Rızâ-i İlâhî”yi tahsil idi… İslâm’ın mücâhidleri gibi ilim ve fikir adamları da bu ideâl için çalışmakda, kılıç ve kalem aynı bir gâyede birleşmekde idi.

   Hayatda ideâlin lüzûmu ve ehemmiyeti son zamanlarda, ne yazık ki, unutulan hakikatler arasına girdi ve hayat, yiyip içip eğlenmeden ibâret oldu. Fakat hayvanlar için de hayat, bundan başka bir şey değildir. Bununla berâber, ferdler ve, husûsiyle, câmialar için ideâl, hayat gemisinin dümeni, birlik ve berâberlik mihveri, anlaşma ve bağlaşma ocağıdır. Bu ocağın ateşi etrâfındadır ki, gelen ve gelecek nesiller birbirleri ile koklaşıp anlaşırlar. İdeâlsiz bir milletin ilerlemesine, hattâ millet olarak yaşamasına imkân yoktur. Bir uzviyet için gıdâ ne ise, bir millet için de ideâl odur. Ve ideâlsiz bir millet, gıdâsız bir uzviyet gibi solup sönmeğe mahkûmdur. Târihe dikkat edersek, büyük camialar ve yüksek medeniyetler hep birer kuvvetli ve sağlam idealin hizmetinde kurulup pâyidar olmuş ve, bu ideâl zayıflamağa başladığı andan i’tibâren de gene câmia ve medeniyetler vîran olmağa yüz tutmuşdur.

   Büyük İslâm medeniyetinin kuruluşu ve sür’atle inkişâfı bize bu hakikati en bâriz bir misâl şeklinde göstermektedir. Dost, düşman hemen herkes, şu noktada birleşmişdir ki, İslâm’ın büyüklüğünü yapan sebeplerin başında, onu kucaklayan insanların ve milletlerin gönüllerinde yaşayan yüksek ideâl gelmişdir. İslâm Dünyâsının bugünkü hâle düşmesi de yine “Rızâ-i Bârî”yi tahsilden ibâret olan İslâmî idealin zayıflamasından neş’et etmişdir.

b) İslâm medeniyetine ihtişam veren diğer bir sebeb de, İslâmî ahlâkın, gâyet sağlam ve yüksek olmasıdır. Ahlâk ile medeniyet arasındaki sıkı münâsebet üzerinde durmağa lüzum görmem. Yüksek medeniyetler, yüksek ahlâk ve sağlam seciyyeli câmialara nasîb olan ni’metlerdendir. En güzel ifâdesini İmâmı Gazâlî’nin “İhyayülulûm”unda bulan İslâmî ahlâk ise, insan mahlûkuna yaraşan en emîn ve en mükemmel bir hayat ve saâdet rehberidir.

   Okuyucum!. İnsan ne sâde tehassuldür, ne sâde hisdir; ne de sâde irâde ve insiyakdır; Fakat bütün bu rûhî melekelerin birden hükmü altındadır. Binâenaleyh hayat ve saadete iletici bir ahlâk düstûrunun, bu melekelerden yalnız bir veya ikisine değil, hey’et-i umûmiyesine dayanması lâzım gelir ki, bunu İslâmî ahlâkda buluyoruz.

   Filhakika İslâm ahlâkıyâtı, insandaki rûhî melekeler arasında kuvvetli bir muvâzene tesîs etmiş ve bir “i’tidâl” sistemi kurmuşdur. İslâm ahlâkının dayandığı fazilet, iki kelime ile, i’tidâl ve muvâzenedir ki, ifrat ve tefrit yokluğu demekdir. İslâm’ın “Ahlâk-ı hamîde” sâhibi insanı, en kısa bir ifâde ile, muvâzeneli ve mû’tedil, hülâsa “kâmil insan”dır. Ahlâk doktrinleri üzerinde bir hayli durdum ve düşündüm. Sokrat’dan bu yana, ortaya konulmuş ahlâk sistemlerini gözden geçirdim; fakat İslâm ahlâkiyâtından daha üstün ve kıymetce onu aşan hiç bir din ve felsefe sistemine rastlamadım.

   Ne mutlu o insana ki, İslâm’ın ilâhî ahlâkı ile tahallûk eden kâmil insanlar arasında yer alır…

c)Nihâyet, vaktiyle İslâm Dünyâsını terakki ve medeniyet yolunda yükseltmiş olan sebeblerin üçüncüsü, bu mübârek dînin akıllara hayret verecek derecede müsâadekâr olmasıdır.

   İslâm’ın fütühâtı gibi medeniyetinin de kısa bir zamanda gelişip genişlemesinde en çok rol oynayan âmilin, bu müsâadekârlık olduğunda şübhe yokdur.

   İslâmiyet hoş görürlük ve müsâadekârlık terbiyesine istinâd eder.

   Bu dinde taassup ve tecebbürün yeri yoktur. Bil’akis insanlar “Adl-ü ihsan” ile memurdurlar. İyiliğe iyilikle mukabele etmek ve kötülüğün cezâsını vermek “Adâlet”dir. Fakat kötülüğe iyilikle mukabele etmek, yâhut kötülüğü, hiç olmazsa afv ile karşılamak “ihsan” yâni hoş görürlük ve müsâadekârlıkdır. Bu ise, sabır ve tehammülün yânî binnetice faziletlerin en yüksek derecesidir. İslâmiyet insanı ne melek, ne de şeytan olarak değil; fakat insan olarak alır; iyilik ve büyüklüklerini mükâfatlandırır; küçüklüklerini ise “ihsan” ile yâni müsâadekârlık anlayışı ile karşılar.

   İlim ve mârifet bâbında bu müsâadekârlık, İslâm dîninin akla hitâbı ve istinat etmesinde tecellî eder. Bu sebebledir ki, İslâm’da ulûm-ı nakliyye = Sciences revelées’nin yanı başında “ulûm-ı akliyye = Sciences Nationelles” geniş bir yer almıştır. İslâm medeniyeti ise, ulûm-ı akliyyeye verilen bu ehemmiyetden doğmuştur. Bu ehemmiyetin derecesine dâir bir fikir edinmek için, hatırlatalım ki, İslâm’da, husûsiyle Ebû Hanîfe mezhebinde, “Akıl ile nâkil teâruz etdikde, akıl tercîh ve nakil te’vîl olunur.” Acı bir hakikatdir ki, İslâm’da inhitat ve sükût bu, müsâadekârlık ruh ve terbiyesinin silinip yerini cahilane bir taassubun istî’lâ etmesiyle başlamışdır.

B: İDA

   İslâm medeniyetinin husûsiyetlerinden biri de bu muazzam eserin, bir değil, bir çok ırk ve milletlerin dehâsı mahsûlü olmasıdır. İslâm’ın kemâl çağı sayılan bir Hârun Reşit ve bir Me’mun devirleri düşünülsün. Bu devirlerde İslâm imparatorluğunun hudutları Dünyânın üçde birini ihâta etmekde ve bu hudutlar içinde sayılamıyacak kadar çok ırk ve millet yaşamakda idi. İşte İslâm medeniyeti denilen mû’cize, bu ırk ve milletlerden çıkan sayısız ilim ve fikir adamlarının emeği zekâsı ile kurulmuşdur. Bu bir müşterek eserdir, ve bu eserde Arapların olduğu kadar diğer müslüman unsurların da şeref ve emek hissesi vardır. Binâenaleyh bu medeniyeti İslâm Dünyâsının hiç bir ırkı ve kavmi sırf kendisine mâl edemeyeceği gibi, gene hiç biri “Benim değildir” diye de red edemez. Ederse, kendini ve târihini inkâr etmiş olur.

   İslâm medeniyetinin son bir husûsiyeti de, şimdiki garb medeniyetine hareket noktası olması ve bu günün akıllara durgunluk veren terakkilerinin fikrî ve felsefî temellerini teşkîl etmesidir.

   Filhakîka “Milâdın bilhassa on birinci asrından i’tibâren İslâm’ın ilim ve felsefesi İspanya’dan Preneler yolu ile Fransa’ya ve Sicilya yoluyle İtalya’ya yayılmış ve asırlarca garb üniversite ve seminerlerine hâkim olmuşdur. Bu noktayı başka bir yazıda etrâfı ile tekrar ele almak üzere şimdilik şu kadar diyelim ki, büyük İslâm tabib ve feylesofu İbni Sînâ’nın meşhur “Kitâbüş şifâ”sı garbın Monneliye gibi tanınmış tıp fakültelerinde on sekizinci asırda bile mû’teber me’haz olarak el üstünde taşınmışdır.


Ordinaryüs Profesör Ali Fuad Başgil, İslâm Medeniyetine Kuş Bakışı Bir Nazar (Mart 1952), İslâm’ın Nuru, 11, s. 11-13
[1]İdeâl yâhut mefkûre gaye demek değildir. İkisi arasında fark vardır. Gâye diye tehakkuku bilinen şartların yerine getirilmesine bağlı olan neticeye denir. İdeâl ise, tehakkuk etdirmek üzere yaklaşdıkça uzaklaşıp yükselen zihnî tasavvurdur.
[2]Dr. G. Lebon, la civilisation les Arabes Edlt. 1884 Paris P. 660.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir