İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

İslâm Sanatı ve Allah

Allah, insanı, “hayır ve şerrin” tam orta noktasında yaratmış bulunuyor. İnsan, ya içgüdülerine ve nefsaniyetine boyun bükerek “süfli” olanı, yahut yaradılış gayesine uygun olarak “ulvî” olanı tercih eder.

İslâm’da “güzellik”, başlı başına bir hakikattır. “Güzellik”, her ne kadar insan için “izafi” bir mana taşıyorsa da gerçekte “Mutlak Güzel” olan Allah’ın “cemil” ve “cemal” sıfatlarının tecellilerinden ibarettir. Şanlı Peygamberimize göre: “Allah güzeldir ve güzeli sever.” Bu peygamber emrini idrak eden Müslüman sanatkâr, gerçekte “güzeli ararken”, Allah’ı aradığının farkındadır. Bu sebepten o, izafi ve geçici “formlara” bağlanmaktan ve tapınmaktan özellikle kaçar, kendini “Mutlak Güzele” götüren mücerret hamlelere sarılır; fâni “suretler” yerine, ulvî tırmanışlara özlem duyar. Allah, insanı, “hayır ve şerrin” tam orta noktasında yaratmış bulunuyor. İnsan, ya içgüdülerine ve nefsaniyetine boyun bükerek “süfli” olanı, yahut yaradılış gayesine uygun olarak “ulvî” olanı tercih eder. Durum sanatkâr için de aynıdır. Büyük “İslâm Şairi” Necip Fazıl Kısakürek, bu ölçüler içinde “şairi” şöyle tahlil eder: “Birbirine ters, çift başlı bir mahluk olan şairde, biri sefil ve mahkûm, öbürü ulvî ve hâkim iki kutup var… Bunlardan biriyle şair; insanoğlunun altında, öbürüyle de, nebiler ve veliler ayrı, en üstünde…

   …Ben şiiri, her türlü hasis gayenin üstünde, doğrudan doğruya kendi zat gayesine (sanat için sanat), fakat kendi gayesinin sırriyle de Allah’a ve Allah davasının topluluğuna (cemiyet için sanat) bağlı kabul etmiştim… İşte, kitaplık çapta zuhuruma kadar beni bekleten ve bu zuhura manada ve maddede şekil veren ölçü!…” (bk. N.F. Kısakürek, Sonsuzluk Kervanı, 1955, Ankara, s. 7-11)

En büyük sanatkâr Allah’tır!

   İslâm’a göre bizzat Allah, “en büyük sanatkârdır” ve kendindeki “cemal” sıfatı ile her an tecelli etmektedir. Bu açıdan bakınca, kâinat, bir güzellik okyanusudur; insan ise bu okyanusun üzerinde parlayan ve “en güzel biçimde yaratılmış” olan bir yıldız gibidir. Kâinata ve insana, bir sanatkâr gözü ile bakanlar, onlarda muhteşem “estetik mesajlar” bulacaklardır. Ama Müslüman sanatkâr, kendini, bu mesajların “suretlerine” (formlarına) kaptırmaz; bütün bunların arkasında gizlenen “Mutlak Güzeli” bulmaya çalışır.

   Yüce ve mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim’de, en yüce sanatkâr olarak Cenab-ı Hakk şöyle öğülür: “Suret yapanların en güzeli olan Allah’ın şânı ne yücedir” (bk. El-Mü’minun, ayet 14). Böylece anlıyoruz ki, Allah, bütün bu geçici şekillerin ve formların içinde sayısız “güzellik mesajları” yerleştirirken, gerçekte yeryüzünde kendine “halife” olarak yarattığı “sanatkâr insanı”, muhteşem “cemal” sıfatı ile cezbetmeye çalışmaktadır; “izafi güzellikten Mutlak Güzelliğe” giden yolları işaretlemektedir.

   Allah, çirkinlikleri sevmez. Yarattığı her şeyde, “güzelleşme kabiliyeti” de vardır. Yaratılmışların en aşağısı olan “çamur” bile, en yüce sanatkârın elinde “en güzel biçimde yaratılan insana dönüşebilir. Bakınız, bu husus, yüce ve mukaddes Kitabımız’da nasıl açıklanmış bulunuyor: “Yarattığı her şeyi güzel yapan, insanı yaratmaya da çamurdan başlayan O’dur” (bk. Es-Secde Suresi, ayet 7)

İslâm sanatkârı kimdir?

   Yaradılış sırrını ve ondaki estetiği, bizzat kendi nefsinde müşahede eden; “kokuşmuş çamurdan en güzel biçime” geçişin en muhteşem örneğini kendinde bulan insanoğlu, şayet sanatkâr olmak iddiasını taşıyacaksa, bu gayreti, en büyük ve en yüce sanatkâr olan Allah’a hayranlıktan öte bir şey ifade etmemelidir. İşte İslâm sanatkârı budur. Müslüman sanatkâr -hâşâ- Allah’la yarışmaz, sanatını, O’nu sevmeye, anlamaya ve yüceltmeye vakfeder; “izafi güzellikten Mutlak Güzele giden yolu” arar. O, eserine tapınan putperest Greko-Latin sanatkârından farklı olarak, yalnız Allah’a yönelir ve O’na kulluk eder.


Seyyid Ahmed Arvasî, Diyalektiğimiz ve ve Estetiğimiz, İstanbul: BilgeOğuz Yayınları, 2015, s. 121

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir