İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

İSLÂM ve KÂİNAT

   “İslâm ve Kâinat” isimli incelememizi1, yepyeni bir eser olarak hazırlamak imkânını lütfeden Allah’a sonsuz şükran secdeleri ile tetkikimize başlıyoruz. Beşer, tedbir plânında bir şeyler yapmağa çalışır. Yaratıcı ise takdirini mutlak hayır üzere tecelli ettirir.

  • “(Habibim) de ki: Ey mülkün sahibi Allah. Sen mülkü kime dilersen ona verirsin, mülkü kimden dilersen ondan alırsın. Kimi dilersen onun kadrini yükseltir, kimi dilersen onu alçaltırsın. Hayr yalnız senin elindedir. Şüphesiz ki, Sen herşeye hakkiyle kadirsin” -ÂL-İ İMRÂN: 26-

   İslâm ülkelerini kasıp kavuran ve ilk paniği zayıf yüreklerde koparan fikirsizlik, tefekkür zaafı, taklit ve gayri ciddi, nizamsız bir hayat, bu ülkelerin entelektüel kadrosunda huzursuzluk doğurmaktadır. Bu ülkelerde, değil “Kâinat”ı kuşatan kitap, onun ilk hikmetli emri olan “OKU!” hitabı bile, lâyık olduğu ihtiram mevkiine bir türlü çıkarılamamaktadır. Böyle olduğu içindir ki, fikirsizlik, tefekkür zaafı, taklid ve gayri ciddi, nizamsız hayat telâkkisi azgın bir sel gibi toplumu girdaplarına çekmektedir. İslâm aydınları kadrosunda, ciddî hamlelerin mutlak fikir ve kültür temeline dayanması gerçeğinin, hem geniş halk kitlelerine ve hem de bu kitlelerin bi hakkın seçkin kadrosu ile yeni yetişen nesil içinde bu kadroya aday olanlara intikali, günümüzün en karışık, en istikrarsız, en muğlak ve fakat en önemli problemidir. İslâm dışındaki topyekûn ışıksız düşmanlar, İslâm memleketleri içindeki sönük kalbli ahmakları çeşitli hizip doğurucuları olarak kolayca tesbit ettiler. Bu durumda stratejik tablo, İslâm için kuşatılmış şehrin merkezindeki küçük iç kaledeki hâkimiyetten ibarettir. Bu iç kaledeki insanlar muzdarip İslâm aydınlarıdır ki, sayıları ümit verici bir rakam değerine erişemiyor. Kuşatılmış büyük şehir, dıştan en ağır itham, nefret, hakaret ve çılgınlaşmış vahşi insanların ekonomi, siyaset, ideoloji ve gelenek toplarıyla dövülürken, şehrin içindeki, iç kalenin dışındaki şaşkın, delirmiş, bazan aptal, bazan iç parçalayıcı derece faziletli İslâm halkları, iç kale ile dış kale arasında şuursuzca koşuşmakta, kitleleşmekte, bazan başlarına idareci seçmekte, bazan birbirini istemediği halde ezerek dıştaki ışıksız düşmanın yapmadığını yapmaktadırlar. Bu ve buna benzer facialar yıllardan beri, kaç milyon insanı bedbaht ederek sürüp geliyor hiç düşündünüz mü? Bu ne zamana kadar böyle sürecektir? Korkunç yıkım çağının içinde kaçıncı nesil doğuyor biliyor musunuz?

  • “Sizden önce bir takım vak’alar geçti. Onun için yeryüzünde dolaşın da, peygamberleri yalanlayanların âkıbetleri nasıl olduğuna bakın, ibret alın.” -ÂL-İ İMRÂN: 137-

Bu durumdan kurtulmak, kurtuluş şartlarını ve tedbirlerini ele almak için, Allah Resûlü’nün -sallallahu aleyhi ve sellem- hikmetli yoluna uygun bir derleniş ve toparlanış şarttır. Bu nasıl olabilir? Nasıl olmalıdır? Bugüne kadar niçin olmadı?

   Bir takdim yazısının hacmini zorlasa da, bu sancılı yarımızı tedavi yolunda hâlis duygu, düşünce ve fikrimizi kısaca belirtmek istiyoruz. Bugüne kadar olmadı. Çünkü dinî hizipler, siyasî facialarla başını yitirmiş cemiyetin içinde, dinî hayatı ve değerleri korumak gibi belki de iyi niyetle etraflarını surla çevirdiler. Dinin içtimaî plândaki aktivitesini dar hizipleri içinde devam ettireceklerini sandılar. Bu hizipler bereketli İslâm âlimlerinden kurulu ihtişamlı bir kapalı kutu olsa idiler birgün mutlaka dışa açılır ve cemiyeti bir “cemaat şuuru” altında yeniden organize edebilirlerdi. Yani bu vasıflarıyla gerçek İslâm münevverleri kadrosu kurulmuş olurdu. Böyle olmadı. Olmayınca kapalı kutular aktivitelerini yitirmiş, donuk, mütevekkil, zulme boyun eğen, tembel ve bilhassa “OKU”mayan bir dinî sınıf hâline dönüştü. Dış düşmanlar bu gelişmeyi teşvik ettiler. İslâm’da ruhban sınıfı yoktur. Cemaatleri böldüler ve onları şahsî menfaatına tapan “sahte Mehdi megalomanyakları”nın mânevî sömürücülüğüne terkettiler. Dava güme gitti ve hiziplerin hepsi İslâm adına İslâm’ı katletmeğe başladılar. Çağın gelişen hâdiseleri, İslâm ülkelerinin siyasî, hukuki, içtimaî ve ahlâkî dejenerasyonunu hızlandırdı. Bir kör dövüşüdür aldı yürüdü ve Allah Resûlü’nün -sallallahu aleyhi ve sellem- hikmetli yoluna uygun bir derleniş, toparlanış olamadı.

   Bu derleniş nasıl olmalıdır?

   İslâm ülkelerinde ne kadar hizip varsa -sapık olanlar hâriç- bunların sevinç ve saadetle tesbit ettiğimiz en muhteşem müştereklikleri, “Lâ ilâhe illallah, Muhammedürresûlullah” parolasında toplanıyor. İşte bununla, bir cemiyetin -dikkat buyurunuz, dinin demiyorum- ba’s-ü bad-el mevt’i ( = ölümden sonra dirilişi) olabilir. O halde, her hizip elemanları kapalı kutularını kardeşçe açarlar. Başşehirlerde “Kitap ve Kültür Seminerleri” açılır. Bu seminerlere hizip liderleri -eğer samimi iseler- devam ederler. Buralarda tek mesele derleniş ve toparlanışın ana temellerini tesbitle özleşir. Bütün İslâm âlimleri, aydınları bulundukları şehirlerde bu pratik çalışmalara fikir, tecrübe, kültür ve teklifleriyle katılır, diğer çalışmalar ile yakın alâkalar kurulur ve dedikodular, kötülemeler yerini bir yılda daha fazla kitap etüdü yarışına terk ederse, bu sabırlı, iradeli, heyecan ve yaygaralardan uzak çalışmaların içinde genç bir “entellektüeller kadrosu”nun teşekkül ettiği hayretle ve saadetle görülecektir. O zaman hizipler eriyerek, ışıksız düşmana karşı ışıklı “Allah hizbi” doğacaktır. Bu yeni hizip, bu gerçek topluluk, parça parça olan ve her birinin haklı tezlerini bünyesinde toplayan haksızlıklarını efendice kabullenerek aralarından atacak olan şuurlu bir hamle ile bir “cemaat şura”sı hâline inkılâb edecektir. Bu gayretlerin istisnasız mesuliyetini müdrik her Müslümana yükliyeceği en basit fakat en zor vazife şu olacaktır: Bu ihlaslı birlik teşekkül edince, şeytanın bir sigara dumanı gibi burundan, ağızdan, kulaktan beyinlere erişip eski cahiliye kavgalarının özlemini veya alışılmış geriliklerini iade gayretine karşı her fert, kendi ile son kalesini müdafaa eden İslâm’ı koruduğu şuuruna sahip olarak bu bedbaht düşünceleri mutlaka yenmelidir.

   Bu derleniş ve toplanış şarttır.

   …

   …Nefsin zulmetinden ve şeytanın şerrinden Allah’a sığınırız.

   …


 Mustafa Yazgan, İslâm ve Kâinat, Ankara: Ankara İmam Hatip Okulu Mezunları Cemiyeti Yayınları, 1969, s.7-10
[1] Bu makalenin yer aldığı eseri neşreden cemiyet, Mustafa Yazgan hocamıza “Üniversiteler Kitap ve Kültür Semineri”nde verdiği konferansların matbu hale getirilmesiyle teşkil edilmiştir. Eserin takdim kısmında da bu izhâr edilmiştir. Şimdi okuduğunuz makale de, konferanslara ek olarak Mustafa Yazgan tarafından kitaba “ilk söz” olarak ayrıca ilâve edilmiştir. Biz mânâsını bozmayacak bir surette çok az bir kısmını çıkararak mezkûr “ilk söz”ü burada yayınlıyoruz.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir