İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

İSLÂM YAZISI MI, ARAB YAZISI MI?

Birinci Cumhurreisi M. Kemal Paşa Dolmabahçe Sarayı’nda bir târih kongre ve sergisi düzenlemişti. Bu kongreye Paşa’nın dil ve tarih görüşlerini tasvib eden bazı Batılı müsteşrikler ve Türkologlar da çağırılmışlardı.Bu sırada, eski yazımız atılmış, bunların yerine Lâtin asıllı yeni harfler kabul edilmiş bulunuyordu. Eski harflerimize “Arap yazısı” damgası burulmuştu. Bizim eski yazımıza “Arap yazısı” değil, belki, Araplar’ın ve Müslümanlar’ın kullandıkları yazı, daha doğru bir tâbirle “İslâmî Yazı” veya “İslâm Yazısı”  demenin daha doğru olacağı kanaatindeyiz. Bunun ilmî sebeplerini kısaca şöyle izah edebiliriz:

   İslâmiyet doğmadan bir müddet evvel Araplar, Irak ve Şam taraflarının kullandıkları yazıları öğrenmişlerdi. Arapça, “Nabatça, Kaldece, ve Keldânice” de denilen yazı ile, Süryanî ve İbranî hattı ile yazılırdı. Bu yazılardan Nabatça, Araplar’da İslâmiyet’in gelmesinden sonra da devam etti. Bunların birincisinden “neshî” ikincisinden “Kûfe” şehrine nisbetle “kûfî” yazı doğmuştur. Arapların millî bir yazıları yoktu.

   Irak’da bulunan Süryânî’ler, Süryânî Dili’ni çeşitli şekillerde yazarlardı. “Satrancelî” adını verdikleri bir yazıları vardı ki; mukaddes kitabı bu yazı ile yazarlardı. Araplar bu yazıyı İslâmiyet’ten evvelki Birinci Asırda aynen almışlar ve geliştirerek bundan Kûfî adını verdiğimiz İslâmî yazı çeşidini meydana getirmişlerdir. Gerçekten, bu iki yazı birbirlerine pek çok benzerler. Bu yazıyı Mekke’de ilk defa olarak Hz. Muâviye’nin babası Ebu Süfyan’ın kızkardeşi Sahva’nın kocası Besr-i Kendî getirmiş ve birkaç Mekkeli’ye öğretmiştir. İslâmiyet doğduğu zaman Mekke’de Kureyş’ten yazı bilenler var idiyse de, sayıları on beş-yirmi kişiyi geçmiyordu. Bunların çoğu da ashabdan idiler. O sırada yazı yazabilenler arasında şunlar vardı:

   Hz. Ali, Ömer, Talha, Osman İbn-i Said, Yezid İbn-i Süfyan, El-Ala-il-Hadremî, Hattab oğlu Ömer, Saad oğlu Abdullah, Cüheym, Muâviye, Ebu Süfyan… ilh.

   Hz. Peygamberin -sallallâhu aleyhi ve sellem- harblerde alınan esirlerin yazı bilenlerini, beherinin bunu on Müslümana öğretmesi şartıyla azad eylediğini tarihler kaydeylemektedir.

   Râşîdîn Halifeler ve Emeviler zamanında Kur’an-ı Kerim, Kûfî hattı ile yazılmıştır. İslâmiyet’in ilk devirlerinde Kutbe adında maharetli bir hattat yetişmiş, kûfî hattından dört ayrı çeşit yazı icad etmiştir. Bu yazılar, birbirlerinden doğmuştur. Kutbe, Emeviler için Mushaflar yazmıştır. Abbasoğulları Devleti’nin ilk zamanlarında Aclon oğlu Dahhak adlı bir hattat daha yetişmişti. Bu zat Katba’nın yazılarını daha mütekâmil bir hale getirmiştir. Daha sonra, Hammad gibi daha başka hattatlar da yetişmiştir. Bunlar yazıyı geliştirdiler. Abbasi Hilâfeti’nin ilk zamanında gelişmeye başlayan bu yazıdan nihayet 12 çeşit yazı meydana gelmiştir. Hattatlar, yazıyı dinî bir vecd içinde geliştirip güzelleştirmek hususunda âdeta birbirleriyle yarışa girmiş gibi idiler. Bu suretle yazının çeşitleri daha sonra yirmiyi aşmıştır. Ancak, unutmamak gerekir ki, bunların hepsi de kûfî yazısından doğmuş olup onun hususiyetlerini taşıyorlardı. Nebatî denilen yazı, resmî olmayan işlerde kullanılırdı. M. 936 (H. 328) yılında ölen İbn-i Mukle bu yazıyı daha iyi bir şekle sokmuş, süslemiş ve resmî işlerde kullanılmak üzere devlet dâirelerine sokmuştur. Medeniyet-i İslâmiye Tarihi müellifi Corci Zeydan, bütün tarihçilerin bu mevzudaki kanaatlerine karşı çıkarak şöyle demektedir:

   “Gerek, kûfî ve gerekse neshî (Nebati) yazı İslâmiyet’in başlamasından itibaren Araplarca mâruftu. Kûfî yazı Mushaf ve o gibi şeylerin yazılmasına, neshî veyahut nebatî yazı da muhabere ve başka şeylere tahsis edilmişti. İbn-i Mukle ancak neshî yazıyı mushafları yazmaya yarar surette güzelleştirmiştir. Neshî yazı zaman geçtikçe birçok şubelere ayrılmıştır. Araplar’ın kullandıkları yazıların hepsi kûfî, neshî yazılardan küfe menşeli yazılar doğmuştur.”

Çeşitli yazıların ana ve asılları bu iki yazıdır.

   Bunlar hattatların elinde öyle tekâmüle uğramışlardır ki, buna “Arap Yazısı” değil “İslâm Yazısı” denebilir, daha doğrusu öyle denilmelidir. Çünkü bu yazıyı gelip geçen bütün Müslüman devletlerin hattatları kullanmış ve onu kemâlinin zirvesine ulaştırmışlardır. Gerçekten bilhassa Osmanlı hattatları bu vâdide son derecede takdire şayan başarılar elde etmişlerdir. Bu sebeple İslâmî yazı İslâm Medeniyeti’nin başında yer alan bir mevki kazanmıştır. İslâm Medeniyeti dışında hiçbir medeniyet güzel sanatlar vâdisinde böylesine muhteşem bir san’at kolu te’sis ve ibda edememiştir. Bu yazı sür’atle yazılmaya son derece elverişlidir. Dünya milletlerinin hiç birisinin yazısı “İslâm Yazısı” kadar güzel olmadığı gibi o derecede dolay ve sür’atli de yazılamaz.

“Yûsuf Has Hâcib tarafından XI. yüzyılda yazılmış, Türk dilinin, edebiyatının ve kültür tarihinin en önemli kaynaklarından.” DİA

   Dolmabahçe Sarayı’nda toplanan Dil ve Tarih Kongresi bitmiş, bu münâsebetle açılan sergi gezilmişti. İtalyan müsteşriklerinden Prof. Rosso yanıma geldi ve:

   “-Sizin Akdeniz hakkında yazdığınız yazıların hepsi İtalyanca’ya çevrilmiştir. Topkapı Sarayı kütüphanelerini çok iyi tanırsınız, birkaç kitap inceleyeceğiz. Vaktimiz çok dar, bize yardım eder misiniz?” dedi.

   Bunu memnuniyetle kabul ettim. Yanındaki bir başka İtalyan profesörle beraber saraya gittik. Kütüphane memuru Lâtin harfleriyle kargacık-burgacık yazılmış kocaman bir fihrist defterini önümüze koydu. Bu fihristte birçok kitap ve müellif isimleri yanlış yazılmış, âdeta uydurulmuş gibiydi. Saray kütüphanelerinde bulunan Arapça, Farsça ve Türkçe birçok kitabın ve müelliflerinin adlarını doğru okuyup-yazacak kimselerin Türkiye’de sayıları maalesef iki elin parmakları kadar azdır. Arapların dilimize “Bütün câhiller cesurdur!..” şeklinde geçmiş pırlanta bir sözleri vardır. Sarayın o zamanki memurlarının tarih ve kitabiyata müteallik bilgileri sıfırın altındaydı. Bunlar, pek çoğu yazma olan ecdad yadigârı eserlerin Lâtin harfleri ile fihristini yapmışlardı.

   Birlikte oraya gittiğimiz bu yabancı profesör Türkologlar bu fihristin sahifelerini açtılar. Sonra birbirlerinin yüzlerine baktılar. Prof. Rosso kulağıma eğilerek:

   “-İbrahim Bey!..” dedi. “Siz harf inkılâbı yaptınız, Lâtin harflerini kabul ettiniz. Eski yazınızla yazılmış fihrist defterleri varsa onları istesek, bir suç işlemiş olmayalım!..”

   “-Hayır!..” dedim.

   Hâfız-ı kütübden İslâm harfleriyle yazılmış fihristleri istedim. Gitti, getirdi. Profesörler çeyrek saat içinde aradıkları yazma kitapları buldular. Prof. Rosso:

“-Kuzum İbrahim Hakkı Bey! Dünyanın en güzeli olan yazınızı niye attınız, o gayet kolay yazılan, çiçek gibi yazı atılır mıydı? Garbın seçkin otoriteleri ilim adamları kolay yazılır ve güzel bir yazı arıyorlar. Hendesî ve çirkin Lâtin harflerini niçin kabul ettiniz. Ben lâtinim, Lâtin harfleri de bizim millî harflerimizdir. Fakat onunla köklü bir ilim yazısı yazılamaz!..”

   Bunları Lâtin asıllı bir profesör söylüyordu…

   İkinci Meşrutiyet’in ilânından hemen sonra Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile Osmanlı Hükûmeti arasında bilhassa Taşlıca havâlisi hakkında ihtilâflar vardı. Avusturya-Macaristan hükûmeti bazı toprakları ülkesine katmak istiyordu. Bu maksadla bir basın toplantısı yapmıştı. Bu toplantıya Dünya matbuatının belli başlı mümessilleri katılmışlardı. Türkiye basınını da Hüseyin Cahid Bey temsil ediyordu. Fransızca konuşan İmparator’un beyanatı daha ziyade Türkiye’yi ilgilendirdiği için Hüseyin Cahid Bey’in beyanatlarının hepsini tesbit etmesini istiyordu. Konuşması bittikten sonra Hüseyin Cahid Bey’e:

“-Söylediklerimi siz de aynen kaydedebildiniz mi? Meslektaşlarınız sahifeler doldurduğu halde, sizin elinizde bir tek sahifecik var!..” dedi.

   Hüseyin Cahid Bey:

“-Evet majesteleri söylediklerinizin hepsini kaydettim. Dinlerken serî bir surette Türkçe’ye çevirerek yazdım. İsterseniz, Türkçe olarak yazdıklarımı Fransızca’ya çevirerek okuyayım!..” demiş.

   Hüseyin Cahid Bey iyi Fransızca bilirdi. Yazısını da çok ince yazardı. İmparator’un beyanlarından tuttuğu notları Fransızca’ya çevirerek ifâde edince İmparator onun elindeki bir tek varaktan ibâret kağıdı almış yazıya bakmış ve hayretle:

   “-Bu kadar lâf, şu kadarcık küçük kâğıda nasıl sığdı! Bu ne güzel yazıymış…” demiş ve kâğıda uzun uzun bakmıştır.

   Hüseyin Cahid, bana bu hikâyeyi naklettikten sonra:

   “-Biliyorsun biz de Lâtin harflerini terviç ediyorduk. Büyük günah işlemişiz!.. Bu harflerle yazı yazamıyorum, elime kalemi alınca Lâtin harfleri fikrî insicamımı bozuyor” demiştir.

   Gerçekten Hüseyin Cahid Bey bütün yazılarını -hatta vefatına kadar- İslâm harfleriyle yazar, bunları mürettipler yeni harflere çevirirlerdi.

Refiî Cevad Ulunay

   Refiî Cevad Ulunay gibi Türk matbuatının kıdemli kalemşörlerinden olup eski yazımızı bilenlerin hemen hepsinin daima bütün yazılarını İslâm harfleriyle yazdıkları bir gerçektir. Hatta, o kadar ki; dinî mübâtâtsızlığı, ve İslâm’ı inkârı ile meşhur İçtihad Mecmuası sahibi Abdullah Cevded bile böyle yapardı. Halbuki bu zat her mânevî kıymete karşı çıktığı gibi İslâm yazısına da karşı çıkmış ve bu mevzuda pek çok yazı kaleme almıştır. Mecmuâsında Hıristiyanlık Âlemi’nin kullandığı rakamları kullanırdı. Çok cimri, paracı bir bedbahttı. Yeni harfler kabûl edilince mecmuasının satışı sıfıra inmişti. Zarar ediyordu. Benim çalıştığım “Son Posta” Gazetesi onun matbaasının yanındaydı. Komşu idik. Sık sık bana yeni harflerin kötülüklerinden bahsederdi. Bir gün beni matbaasına çağırdı. Çay içtik. Diyordu ki:

   “-İbrahim Bey, bu harfleri tavsiye ve müdafaa ederken büyük günah işlemişim! “Tövbeten Nasûhâ!..”

   Arapça bilirdi. Nasuh tövbesiyle tövbe ediyor, Allah’dan günahlarının afvını diliyordu. Koyu bir Lâtin harfleri düşmanı olarak ölüp gitmişti. Tabutu Ayasofya Câmii’nin musallasına konmuştu. Müslümanlar bu münkirin cenaze namazının kılınmayacağını söylüyorlardı. Ben:

   “-O, yeni harfleri kabul ettirme günahını işlediği için bütün günahlarından tövbe etmiştir!” dedim. Bu sözüm üzerine namazı kılınabilindi.

   Rahmetli Zeki Velidî Bey’den dinlemişimdir. Meşhur Türkolog Rosso Viyana’da verdiği bir konferansta:

   “-Güzel Türkçe’yi hiçbir kuvvet yıkamamıştır. Yeni harfler yıkacaktır. Bu harfler Müslüman Türkler’in geçmişleriyle, tarihleriyle gelenekleriyle alâkalarını koparacaktır” demiştir.

   Rosso ve karısı İstanbul’da aynı yılda ölmüşler ve Haydarpaşa’daki İngiliz Mezarlığı’na gömülmüşlerdir. Bu Türkoloğun mezartaşı İngilizce ve İslâm yazısıyla yazılmıştır.


Kadir Mısıroğlu, İslâm Yazısına Dâir, İstanbul: Sebil Yayınevi, 2014, s.24-31

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir