İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

İSTANBUL BİR ÇİÇEK BAHÇESİ İDİ

Geçende dostlarımdan birini ziyaret için apartmanına gittim. Hizmetçi kız beni salona aldı… Eşya fena değil… Ev tezyinatında eskiden mülhem modern dedikleri tarz. Duvarda burnu çarpık, saçı başı dağınık, göbeği fırlak, yağlı boya çıplak kadın resmi… Onun karşısında çocukken taş mektebin duvarına kömürle yaptığımız insan ve hayvan resimlerine benzeyen bir tablo daha… Bir kenarda yerden iki metre yüksekliğinde, mavun bir kitap dolabı. Üstünde kapşoya (kılıf) oturtulmuş bir saksıda dikine kaldırılmış bir kolu andıran üzeri binbir dikenle pürtüklenmiş bir nebat… Nebat mı ya? Tasavvuf ehlinin “mevâlid-i selâse”den1 biri olarak gösterdikleri nebat ile bu çirkin şey arasında nasıl bir münâsebet aramalı?

   Dirseğimi kitap dolabına dayayarak yakından tetkik ediyorum. Dikenleri, lif döküntülerini andıran saçakları olmasa yarım metre boyunda, bilek kalınlığında bir sakız kabağını hatırlatacak… Üzerine cüzzamlı bir uzvu yaralarına benzeyen izler var. Velhasıl korkunç, iğrenç bir şey.

   Arkamdan dostumun sesi:

   “Nasıl? Kaktüsüme hayransın galiba…” dedi.

   Ona anlatmaya başladım:

   “İstanbul Türkleri daha o zaman -Dünya’nın en kötü ikametgâh tarzı olarak kabul edilen- apartmanda oturmaz ve oturmayı da ayıp sayarlardı. Böyle bir çok âilelerin beraber oturdukları evlere “yahûdi hâne” derlerdi.

   Her Türkün, ama düzgün, ama çarpık, ama büyük, ama küçük bir evciği, bir de bahçeciği vardı. Ev belki haraptı ama komşular birbirlerinin çamaşır değiştirdiklerini görmezlerdi. Bu küçücük evlerin sâkinlerinden en muhteşem konak sahiplerine kadar büyük bir ekseriyette iptilâ hâlini alan bir merak vardı: Çiçek ve bahçe merakı…

   Konaklarda bahçıvan başıları, yamaklar, çıraklar vardı. Zenginler konaklarının, köşklerinin, yalılarının pencerelerinden muntazam tarh edilmiş bir bahçe seyredebilmek için etek dolusu para sarf ediyorlardı.

   Orta halli âilelerde çiçek ve bahçe merakı biraz daha mütevazıdır. Meselâ bahçıvan tektir; büyük dairelerde olduğu gibi ekip hâlinde değildir. Buna mukabil ekseriya evin efendisi o derece toprakla oynamağı sever ki, bütün boş vaktini bahçede geçirir; bunlardan biri her gün daireye geç kalmamak için karanlıkta kalkar, kendini bahçeye atar ve giyinip kapıya gitme zamanı gelince âdeta bir maşukadan ayrılıyormuş gibi, elem duyardı. Bir gün bu zaafını kurcaladım. Bana:

   “Hakkınız var!” dedi. “Ben bahçemi sulattığım zaman suyu çiçeklerim içer fakat ben mest olurum.”

   Mahalle aralarında kaplaması kabarmış, cumbasını tutan eğri direkleri çarpılmış, aşı boyalı evlerin oturma odaları sokak üstünde ise pencerenin önüne gaz sandığı tahtaları ile bir çıkıntı yapılır; buraya saksıda yahud ortasından kesilmiş gaz tenekelerinde çiçekler konulur.

   Küçük evlerin çiçek sermayeleri şunlardır: Kahkaha, gecesefası, şebboy, kına çiçeği, horozibiği, katmerli karanfil, haseki küpesi. Saksılarda çiçekleri tutan değneklerin tepesine bir yumurta kabuğu asmak âdettir. Malûm a… Allâh kem gözden saklasın! Itır saksısını da unutmayalım. Çiçeklerin kendilerine has hüviyetleri vardır: Meselâ Kahkaha’nın kendine göre hususiyetini şöyle tasavvur ederim:

   “Ben ne zaman bu çiçeği düşünsem gözümün önüne tahtapoşta çamaşır asan oynak bir mahalle kızı gelir. Şimdi oradan komşunun oğlunu pencereye koşturacak bir kahkaha ha parladı, ha parlayacak sanırım. Gecesefası da öyledir. Ekseriya mahalle kahvelerinin ön bahçelerinde duvar diplerini süsler. O kadar mahalle dedikodusu dinlemiş; o kadar tavla şakırtısı ile haşır neşir olmuştur ki, bazen hafif bir meltemle sallandıkça nerdeyse lâkırdıya karışarak kahveci tabiine çıkışacak zannederim.

   Ya kına çiçeği? Onun biraz uzunca bir sâk (sap,gövde) üzerindeki duruşunda kına gecesine hazırlanan kınalı bir gelin hâli yok mudur? Horozibiği bana daima Çarşamba pazarlarını hatırlatmıştır. Onları bir bahçede gördüğüm zaman yıkanmış ve kurulmak üzere dallara asılmış horoz kavukları sanırım.

   Hele haseki küpesi… İsmi de güzel, kendi de güzeldir.

   Örgülü saçları, sırmalı yeleğinin altın püskülleri gibi omuzlarından atmış… Şâir bestekâr Mahmut Celâleddin Paşa’nın:

   “Palûze2 mi teni ya gümüş âyîne mi gerden?” şarkısıyla tam tasvir ettiği sinenin iki tecavüz nişânesini hapseden ipek gömleğin kılaptan sularını örtemeyen sevâyî elbisenin lâhur bel şalına sokulmuş etekleri, pembe topukları saklayan dökme şalvar.

   Sonra sümbül saçların arasına gizlenmiş pembe goncaları andıran kulaklarda çıngıl çıngıl küpeler… İşte haseki küpeleri!”

   İstanbul baştan başa bir bahçe idi.

   Nasıl Fransa’nın en güzel şehirlerinden biri olan Nis’te çiçek muhârebeleri, İsviçre’nin Montrö’sünde Narsis bayramları yapılırsa bizde de, fulya tarlaları vardı. Mevsiminde binlerce halk buralara yayılırlar; o kadar çiçekle kaynaşırlardı ki, herkes bu baharı bitmeyecek sanırdı.

   İstanbul’un neresi çiçekten hâli idi ki?..

   Bütün şehrin civarındaki kırlarda ayaklarımızı öpen boynu bükük menekşeleri ezmemek için nereye basacağımızı bilemezdik.

   Şimdi iki gözüm!.. Nedir bu salondaki kaktos mu, kakanoz mu, ne karın ağrısı ise, çiçek diye koyduğun şey? Her yeri bahçe olan koca İstanbul’da salonuna koyacak çiçek bulamadın da Nuh tufanından evvel tohuma kaçmış bu hıyar azmanını nasıl seyrediyorsun?


Refi’ Cevâd Ulunay, Bu Gözler Neler Gördü, İstanbul: Sebil Yayınları, 2004, s.77-79
[1] Mevâlid-i selâse: Mâden, bitki ve hayvan olmak üzere üç kategori yaratık.
[2] Palûze: Pelte, süzülmüş

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir