İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

KİTAP GİRİZGÂHLARI 1

“İnsanlar!
Rabbiniz birdir. Babanız da birdir; hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Allah indinde en kıymetli olanınız takvâca üstün olanınızdır. Arabın Arab olmayana takvâ ölçüsünden başka bir üstünlüğü yoktur…”

-Veda Haccı’nda irad buyurulan hitabeden.-

Fahr-i Kâinat’ın nur ve esrar ummanı olan mübârek varlığında, aralanmış bir pancurdan mutlak gerçek ve güzelliklerin ihtişamlı iklimine açılmak saâdetine erenlerin, sermest ruhlarının çoşkunluğunu dile getiren bir sayha vardır:

“DAHİLEK YÂ RESULALLAH!..”

   İlk biat merâsimlerinde “Ebedî Gerçekler Dünyası”na girişin bir parolası haline gelen bu hitab, iman vecdinin çölü dalga dalga ürperten muazzam bestesiydi. Dâvetin sahibi beşerî idraki yakmamak için kırıntı kırıntı sunduğu nasiplerle, insan zerreciklerinin beka ummanına açılışını seyrederken, Rabbine hamdederek taşıdığı büyük ve ulvî emâneti yavaş yavaş devrediyordu. Böylece o ilâhî emânetin elden ele ebediyyen devam edecek olan şerefli temsil ve taşıyıcılığı başlamış oluyordu.

   Bir gün geldi ki; bu çok ehemmiyetli vazife fâtih cedlerinimizin mübârek omuzlarına tevdi edildi. Çünkü onlar ordu ordu; koşup gelerek İslâm’ın ebedi gerçekler pınarında ruhlarının zabtedilmez susuzluklarını kana kana dindirmişlerdi. Maverâünnehr’in vâdilerini doldurmuş, milyonlarca çadırdan yükselen, ilk biatlardaki kadar gür ve çoşkun “DAHİLEK!..” sayhaları, cihana İslâm’ın büyük ve müstakbel zaferlerini müjdeliyordu. Artık mübârek Hıra Dağı’ndan esip gelen Muhammedî meltemi -kendileri gibi iradî olarak- çiğerlerine çekip ebedîleşmeye âmâde kitleri bulabilmek için Cihan Tarihini asırlarca dalgalandıracak muazzam fetihlere girişmeleri mukadderdi. Mahrumların ayaklarına kadar götürdükleri bu ilâhî nimete, kâfî miktarda tâlip bulmuş sayılmazlarsa da, temsilciliklerini büyük bir liyâkatle bin yıldan fazla sürdürdükleri tarihî bir gerçektir.

Eser “Ehlisünnet inancının gerçek şehidi zenci müslüman Malcolm X’in necip hâtırasına…” şekliyle ithaf edilmiş.

   Bu yüzden Osmanlı-Türk İmparatorluğu’nu hayalperest ve mâceracı kabul ederek yermeye kalkışanlar, büyük ve ideolojik bir devlet olmanın icaplarını kavrayamamış bulunan kısır görüşlülerdir. O’nun yerini alan bugünkü devletimizin kurucu kadrosuna yaranmak isteyenler; “daha mütecânis, yani millî ve daha gerçekçi (realist) bir devletimiz oldu” diyerek çöken büyük İmparatorluğumuzun kaybına âdeta sevinmişlerdir. Halbuki büyük devlet, yalnız ülke genişliği ve nüfus çokluğu demek olmamakla beraber, bu unsurların besleyip geliştirdiği “nizamü’l-âlem endişesi” ve bu endişenin liyâkati ile kaimdir. Bu; bir milletin kendisine çeki düzen vermesinin psikolojik şartıdır. Nüfusumuzun azalışı ve ülkemizin daralışı ile birlikte bu psikolojik kaynak da kuruduğu içindir ki; her sahada kemâl ve ciddiyetten uzaklaşarak basit ölçü ve üslûpların mahkûmu olduk. Millî itimad-ı nefsimizi kaybederek dehşetli bir aşağılık duygusunun gayyasına düştük. “Türk’ün aklı sonradan gelir” gibi herzeleri bizzat söyler olduk. Düşünmedik ki; Türk’ün aklı sonradan gelse, dokuz Cihan İmparatorluğu kurabilir miydi?

   Bizim bu devlet ve cemiyet plânındaki çöküşümüz kaderimizin bin yıllık beraberliği dolayısiyle “Hilâl”in de gölgelenip kararmasını neticelendirmiştir. Bu yüzden Birinci Cihan Harbi sonunda İslâm temsilcisi büyük devletimizin çöktüğü zaman, Dünya’nın her tarafındaki Müslümanlar istiklâlleriyle birlikte millî şeref ve itimad-ı nefslerini de kaybetmiş bulunuyorlardı. Fakat gizli ve âşikâr çeşidli ifsat ve ihânetlerle bir çok tarihî sebep altında ortaya çıkan bu durum uzun müddet devam etmemiştir. İslâmiyet’in telkin ve te’sis ettiği dinamizmle, getirdiği gerçekçi hayat görüşü, onların bütün şaşırtıcı telkinlerine rağmen kısa zamanda hür, silkinmiş zinde birer devlet halinde tarih sahnesine çıkmalarını te’min etmiştir. İki cihan harbi arasındaki kısa zaman, bu derlenip toparlanmaya kâfî gelmiştir.

   Bugün kırkı aşan Müslüman devlet, bizim gibi tecrübeleri ve tarih mirası liderliğe müsâid bir baş aramanın çırpınışları içindedir. Aralarında aktedilen çoğu semeresiz kongreler bunu göstermektedir. İslâm’ın kaderinde bu, yeni ve ma’nâlı bir oluştur. Öyle ki, bizi tabiî komşuluk münâsebetleri içinde dahi büyük devletimizin mirasına dönmeye zorlamaktadır. Kıbrıs Hadiseleri ile alâkalı, diplomatik faaliyetlerimiz bu hükmü doğrulayacak bir gelişme göstermektedir. Bu gidişle, Türk’ün kendine döneceği ana kadar, İslâm Dünyası’ndaki başsızlık, devam edecektir. Çünkü bu çok ehemmiyetli rolü oynayabilecek maddî ve psikolojik varlık, yalnız büyük Türk Milleti’nde mevcuddur.


Kadir Mısıroğlu, Amerika'da Zenci Müslümanlık Hareketi, Sebil Yayınevi, 1994, s.13-15

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir