İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

MAARİF VE NESİLLER

   Dün, İbrâhim, Tülay ve babası Salâhaddin Bey gelmişlerdi. Ankara’nın havası ile oldu olası başı hoş olmayan Salâhaddin Bey hafif bir kalp spazmı geçirdiğinden, İstanbul’da bir müddet tedâvi olup iyileşmiş ve hep berâber bize de uğramışlar. Çok terbiyeli, dürüst ve nâzik bir insan olan yaşlı adamcağız, yattığı hastahânede oda arkadaşı olan bir Karadenizliye: “Sen Ahmed… filânı tanır mısın?” diye sormuş. Bu suâle, hayret dolu bir başka suâlle cevap veren oda arkadaşı: “Uyy… Yoksa sen kaçakçi misun?” diyince, bu sefer Salâhaddin Bey hem üzülmüş, hem de âdetâ kendini suçlu hissederek: O da benim gibi ilk okul hocası idi, emekli olduktan sonra hiç görmedim, diyerek âdetâ kendini temize çıkarmak ihtiyâcını duymuş. Tekrar söz alan hasta gene: “Uyy… O zaman kaçakçi olmuştur… Gün başi bir milyon kazanir.” diyerek bilip gördüklerini anlatmış, anlatmış…

   Hey gidi maarif ordusunun bir zavallı zümresini ve bunların elindeki zavallı vatan evlâdları… Para insanoğlunun şerefini, nâmusunu nasıl da paralıyor.

   Beri tarafta, Salâhaddin Bey gibi, ilk mektep sıralarında kendisinden feyz alıp sonra meslek sâhibi olan ve gördükleri yerde eline sarılarak öpenleri bulunan nâmus erbâbı… Ne ise, bu hikâye de böyle işte.

   Bence insanlar, her türlü mes’elelerini hâl edebilmek için iradî güçlerini kullanmakta aslâ ihmâl göstermemelidirler. Amma, iradelerinin söz geçiremediği zarûretler karşısında da sabretmeği ve sızıldanmamayı bilmeleri, mânevî yıkıntılara karşı bir emniyet süpabı ve huzur verici bir direniş. Zira, şikâyet etmenin, o elde olmayan çâresizliğe bir devâ değil bir derd getirdiği muhakkak.

   Memleketin şu müşkül şartları içinde yaşarken, zihnim hep gerilere, çocukluğuma giderek, seferberlik yıllarını âdetâ yeniden yaşayıp, bugünkü hâlimize şükrediyorum. Başımızın üstünde bir çatı ve etrafımızda dört duvar var. Balkan ve Birinci Cihan Harbleri’nin, aç, çıplak, hasta, yaralı muhâcir kafilelerini düşündükçe, bugüne şükretmemek imkânsız.

   Ne yazık ki bütün bu yakın târihin acıları, genç nesillere aksettirilmemiş ve eski günlerin ıztıraplarından ders almamış bulunuyoruz. Onun için de, suçlu olan gençlik değil, onlara, gerçekleri öğretip uyandırmayan biziz. O kadar ki on yıllık iktidarları, koca bir imparatorluğu kaybettiren İttihadcı câhil ve gafillere bile, hâlâ her sene saygı merâsimleri yapacak bir gaflet içinde bulunuyoruz. “Hürriyet-i Ebediye” tepesine götürülen bir manga asker, memleketi mahvettikten sonra kaçıp giden bu gafiller için havaya silâh sıkıyor. Yazık vatana, yazık bu vatanın gözleri kapalı bırakılmış evlâdlarına.

   Halk arasında 93 Harbi denen 1877-78 Türk – Rus Muhârebesi’ni görmedim, bilmem. Bu târihlerde annem de henüz dünyâya gelmemiş olduğundan, o da bilmez.

   Amma, ben bu muhârebeyi nasıl bilmem derim? Büyük annemin anlattıklarıyle görmüş kadar biliyorum. Dirayetli ve hamiyetli bir kadın olan büyük annemin ağzından öylesine dinledim ki, tıpkı 1914 Cihan Harbi’nin aç, çıplak, yaralı diyar gariplerini tanıdığım kadar, onları da tanıyorum. O kadar ki, Çengelköyü’ndeki köşklerine aldıkları muhâcirler ile yaşamış gibiyim.

   Büyükannem, hamiyetli, îmanlı, dürüst ve ahlâklı büyük kadındı. Biz torunlarına da yaşadığı târihi yaşattı. Bugünkü annelerin çocukları ise, mahalle aralarında kovboyculuk oynayarak, kızılderili zavallıları hissen katletmekle meşguller.

   Bir toplantı sırasında konuştuğum üniversite profesörünün bizim akıncılar hakkında hiç bilgi sâhibi olmadığını itiraf etmesini unutamıyorum. Belki bu tipik Türk münevveri de çocukluğunda belinde tahta kılıç olarak kovboyculuk oynamış ve Tommiks okuyarak, Yeni Dünyâ’yı keşfeden mâcerâların sahte kahramanlıklarını öğrenerek büyümüştür.

   Ey Türk maarifi! Uyan, gittiğin çıkmaz sokaktan millî şahrâha dön!


Sâmiha Ayverdi, Mektuplardan Gelen Ses (İstanbul, 28.12.1978 tarihli mektup), Hülbe Yayınevi, 1985, s.46-49

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir