İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

MESAJ

En büyük kentlerden, kasabalara, ve en ıssız köylere kadar, Müslüman – Türk Milleti’nin her ferdine şu acı gerçeği, şu mukaddes dâvâyı bildirmek mecburiyetindeyiz. Tarihimiz boyunca Müslümanların ve Türklerin azılı düşmanları, akla hayâle gelmeyen şeytanî hileler, tuzaklar, casusluklar ve hıyânetler yoluyla bizi zayıflatmağa, bizi çökertmeğe, güçsüz hâle koyup, bölünmüş, parçalanmış bir kitle hâlinde, bizi mağlûp ve perişan hâle getirmeğe çalışmışlardır. Bugün eksilmeyen hattâ hâlâ bizi dize getirememiş olmaktan dolayı gittikçe artan bir kin ve hırs ile aynı şeytanî hilelere, tuzaklara, açık ve gizli hıyanetlere başvurmakta devam ediyorlar.

   İslâm’ın dışındaki insanlık, kudurmuş bir taassubun ve çağdaş din savaşlarının en süflî örneklerini vermekten utanmak şöyle dursun, İslâm’ı yeryüzünden kaldırmak hayali ile, her gün yeni bir oyunun zâlim taarruzunu ortaya koymakla devam ediyorlar.

   İslâm’a inanmadıkları için, İslâm’ın mutlak gerçeklerine de yabancı kalan bu küfür zümresi, sonu mutlak bir mağlubiyet ve hüsran olan, ama şimdi zâhirî bir başarı içinde görünen bu vahşî taarruzlarına ne kadar şiddetle devam etseler de, Allah’ın koruyuculuğu ile mutlak bir garantiye sahip bulunan dâvâmızın yenilmezliğini, ebedî gücünü ve diriliğini bir gün mutlaka anlayacaklardır.

   Çok yakın zamanlara gelinceye kadar, savaşını ateşli silâhlar, tanklar, gemiler, uçaklar ve sefil sürüler hâlinde devam ettiren İslâm düşmanları en az elli yıldır ülkemiz ve Müslümanlar üzerinde, çok yönlü bir soğuk harbin imha plânları ile meşgul olmağa başlamışlardır. Bu imha plânının ilk anda akla gelen yönlerini, esaslarını, hedef ve stratejisini şöylece tesbit edebiliriz.

  • Müslüman – Türk Milleti, İstiklâl Cihâdını ve emperyalist batılıya karşı savaşını, emperyalist batının kültür, inanç, telâkki ve hayat tarzını taklid etmek için yapmamıştır. Zaferden sonra bu millete kendi duygu, düşünce, inanç ve niyetinin haricinde bir telkin kampanyasının açıldığına şahid oluyoruz.
  • Müslüman – Türk’ün zafer neş’esi, zafere âmil olan mânevî duygular, mânevî makamlar ve topyekûn millî hayatın ana unsurları aleyhine kanalize edilmekle mazi – hal – istikbâl zinciri kırılmıştır.
  • İstiklâl Cihâdı ile savaştan sonra açılan “Batı’ya yönelme” hareketleri arasındaki müthiş tezad, kimsenin dikkat etmediği, etse de söylemediği, söylese de dinletemediği bir tarihî hata olarak hayda değer. Bu noktada şu hususu hemen ifade edelim ve soralım ki, 1918-1919 Türkiye’sini işgal ve istilâ eden İngiliz, Fransız, Yunan, İtalyan ve onların kanlı ve zâlim maşaları Ermeni, Yahudi, Rum azınlıklar, 1923 Türkiye’sinin erişmek istediği “muâsır medeniyet”in temsilcileri değil miydiler? Dillerde sakız gibi çiğnenen “muâsır medeniyet seviyesi” muhal ya, İslâm ile erişilecek muâsır İslâm medeniyeti seviyesi idi ise, Batı’nın bütün siyâsî, iktisadî, içtimaî ve bilhassa kültürel çöplüğünü Türkiye’ye boşaltmakla mı “muâsır medeniyet” seviyesine erişecektik. Bahsedilen “muâsır medeniyet seviyesi” İslâm’ın dışında, İslâm’a zıd ve İslâm’ı reddeden bir “Devrimci Görüş” idi ise, bu durumda şanlı şühedâ kanlarının döküldüğü bir “İstiklâl Cihâdı”na ne lüzum vardı? Batılı ayağımıza gelmişti. İstilâ ediverip bizi muasır medeniyet seviyesine eriştirse idi ya. Bilmem, bu müthiş tezadı anlatabiliyor muyum?
  • Enternasyonel Masonizm, Siyonizm ve Komünizm, Türkiye’de İslâm temeline dayalı bir medeniyetin filizlenmemesi için, yerli ajanlarını en üst makamlara yerleştirmek ve bu makamların selâhiyet ve imkânlarını “millî ahlâk”ın imhası uğruna kullanmak bedbahtlığını irtikap etmekten çekinmememişlerdir.
  • Hiçbir millî ve hukukî temeli olmadığı halde, İslâm’dan bahsetmenin korkunç bir suç olduğu yalanını, maalesef binbir zulüm tabloları halinde Müslüman – Türk Milleti’ne göstermiş ve ruhlarda “dindarlık korkusu” uyandırmak gibi bir alçaklığı irtikap etmişlerdir bu dış kuvvetler.
  • Türkiye’de vicdan, din, fikir, kanaat, yayın, cemiyet kurma ve bir milletin kendi öz dâvâsına sahip müstemleke halkına reva görülenden daha ağır şartlarla tahdid etmişlerdir. Bu hal, milyonlarca Müslüman – Türk’ün ümitsizliğe düşüğ “neme lâzım”cılık girdabında dejenere olmasına yol açmıştır.
  • Milletin kuvve-i mâneviyesini çökertmek, devleti ile kendisi arasına bir nefret hissi sokmak, devletine güvenemeyen millet ile, milletten yardım ve destek göremeyen devleti başarısızlıklara sürüklemek plânları maalesef başarı ile tatbik edilmiştir.
  • Bu psikolojik vasat içinde, İslâm – Türk kültürü aleyhine başlatılan yayınlar, konferanslar, tebliğ, telkin, tedris ve tehditler, SAHTE MÜNEVVERLER eli ile MİLLET’i hançerleme dönemine erişmiştir.
  • Devlet Radyoları, günümüzün teknik imkânları içinde, en süflî bir ideolojik telkin ve ahlâkî yıkım makinası haline gelen televizyona kadar Müslüman – Türk’ün temiz duygularını ve beynini “Devrimci Görüş”ün kof iddia ve sahte fikirleri ile yıkamak vazifesini kendine meslek ve gâye edinmiştir. Bunun en açık delilini ve misalini bütün akıl ve vicdan sahiplerine ve bilhassa gafletten uyanmaları için Müslüman – Türk Milleti’nin her ferdine bir sual ile anlatalım ki:

   Türkiye Radyoları ve Televizyonunda kuruldukları günden bugüne kadar, İslâm – Türk kültürünün dünya çapında kurtarıcı hamlesine ve aksiyonuna dâir bir tek ciddî ve soylu ses duyabilmiş midir? Radyo mikrofonları ve televizyon ekranları İslâm tezine açık tutulmuş mudur? Kısacası, şu anda Müslüman – Türk’ün soylu dâvâsını millete devamlı anlatmak, milleti eğitmek ve müthiş bir mânâ inkılâbı açmak için TRT’den biz ve bizim dâvâmıza da söz hakkı tanıyacak kadar bir babayiğit çıkabilir mi? Eğer ilericiler, devrimciler, çağdaşlar, yoldaşlar, âlimler (!), modernistler, kendi dâvâlarının haklı olduğuna kıl kadar inanıyorlarsa, kendi dâvâlarından emin iseler ve İslâm – Türk tezinin hiçbir zaman gâlip gelemiyeceğine yüzde yüz kanaat sahibi iseler, açsınlar mikrofonları ve ekranları da millete hitap edelim. Görelim el mi yaman, bey mi yaman?

  • Bu soğuk harbin en korkunç silâhlarından biri de “Basın”dır. Enternasyonal Masonizm, Siyonizm ve Komünizm, Müslüman – Türk Milletine, önce bir takım mizah mecmuaları ve gazeteleri yoluyla nüfuz etmeği denemiş, mizah yoluyla ulvi değerleri çürütmek ve alaya almak metoduna başvurmuş, bir taraftan bu mizah sâhâsını tam bir Yahudi buluşu halinde gittikçe genişlete genişlete, halkı ciddiyetten uzak tutmak ve lâubali bir toplum meydana getirmek yolunda başarılı adımlar atarken, diğer taraftan “fikir katletmek” niyet ve ifadesi ile ve Ermeni, Rum, Yahudi sermayesi temeline dayalı dev “Basın Teröristleri”nin mide, servet, ikbâl, şöhret ve tenâsül tahrikine dayalı yayınları sâyesinde, hâlâ varlığını sürdürebilmektedir.
  • Türkiye’nin bugünkü gerilik, anarşi, ahlâksızlık, fikirsizlik, kabalık ve bunalım dönemine erişmesinin baş mes’ulü Millî Eğitim Bakanlığı’dır.

   Millî Eğitim Bakanlığı, “muâsır medeniyet seviyesi”ne erişmek için Müslüman – Türk’e has ne kadar tarihî, millî, ahlâkî değer varsa, önce onları bir bir yıkmakla işe başlamış, Batı’dan devşirdiği küfür buldozerleri ile “Milliyetçi Görüş”ün dayandığı üstün mânâları bir bir devşirmiş, ilerici, sahte aydın, devrimbâz tiplere hem bir geçim kapısı açmış, hem de verdiği maaşlar karşılığında, milletin pırıl pırıl yavrularının beyinlerini küflendirmek hizmetini istemiştir bu tiplerden.

   Millî değerleri yıkan Millî Eğitim Bakanlığı, bu yıkım sâhâsına “Batı hayranlığı” ilkesine dayalı öyle bir Eğitim sistemi inşa etmiştir ki, Enternasyonal Masonizm, Siyonizm ve Entarnasyonal Sosyalizm bu inşaatta derhal kendilerine birer baş köşe bulup çöreklenmişlerdir.

   En az elli yıllık bir “beyin yıkama” fabrikası gibi çalışan Millî Eğitim Bakanlığı, bir taraftan beyni yıkanmış kaliteli devrimbâzları diğer mâmulâttan ayırıp onları geleceğin saf yavrularının beyinlerini yıkamak üzere ihtisas, doktora çalışmalarına, yurt dışındaki tesir ve telkin kamplarına gönderirken, diğer taraftan imâlât hatalarını “gerici, yobaz, filânın falan’ın düşmanı, şeriatçı; dinci” gibi yaftalarla saf dışı bırakmak siyâsetini kendine düstur edinmiştir.

   Her geçen gün, biraz daha fonksiyonunu yitiren “millî” kelimesinden fezâlar kadar uzaklaşan bu “Devrimci Görüş” kampı, Türkiye’de gerçek bir aydın kadronun elinde, ilk inkılâba tâbî tutulacak müesseselerin baş listesinde yer almaktadır.

  • Çözüm bekleyen ve gerçek çözüme kavuşamayan problemlerden biri de “Diyanet İşleri Başkanlığı”nın fonksiyonları mes’elesidir. Çok kuvvetli, güçlü bir inanç ve hamle sahibi, bilgili, faziletli bir kadronun başa geçmesi şartına bağlı olan bu çözüm gerçekleşinceye kadar, biraz daha bekleyeceğiz. Bu arada “Diyanet İşleri Başkanlığı”nın “Milliyetçi Görüş” ile “Devrimci Görüş”ten hangisinin hak, hangisinin bâtıl olduğuna dâir “Laik ve Çağdaş” bir fetva (!) vermesini de bekliyoruz. Bu fetva mutlaka verilmelidir ki, Müslüman – Türk Milleti, bu müesseseyi gerçek ruh ve fikir yapısıyla daha yakından tanısın.
  • Bu aziz millet inanç, ahlâk ve dünya görüşünde “Birlik ve Beraberlik” içinde olduğu her zaman insanlığa İslâm Türk medeniyetinin asil mesajını ve örneğini vermiş, parçalara, hiziblere, gruplara, menfaat kamplarına ayrıldıkça gerilemiş, birbirine düşmüş, zayıflamış, hâkimiyeti elden kaçırmış, bir çok ihanetlere ve enternasyonal oyunlara muhatap olmuştur.

   Tarih boyunca İslâm – Türk düşmanları, içimize ayrılık tohumlarını serptikçe ve biz mukaddes tarlamızı bu ayrılık ve düşmanlık tohumlarının dikenli otlarından temizlemekte geç kaldıkça yahut ihmâl ettikçe “küfür” hep üstümüzde sulta kurdu. Hep sömürdü millî varlığımızı.

   Önce, tek partinin zulmü ve karanlığında inleyen Müslüman – Türk milleti, yağmurdan kaçarken doluya tutulmak misali çok partili hayata adım atınca bu kez “parçalanmak” illetinin daha koyu karanlığına düştü. Otuz seneye yaklaşan bu ikinci koyu karanlık devre, bugün rezâlette kemâlini bulmuştur.


Mustafa Yazgan, Mukaddes Dava, İstanbul: Sebil Yayınevi, 1978, s.144-150

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir