İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

MİLLÎ KÜLTÜR, MİLLÎ ZEVK

Kültürler ve medeniyetler arası boğuşmalarda, “güzel sanatların” önemli bir yeri vardır. Hiç şüphesiz, başka milletlerin ve medeniyetlerin “sanat ürünlerini” tanımak, takdir etmek ve onlardan zevk almak başka bir şeydir de kendi kültür ve medeniyetinin değerlerinden “iğrenmek” ve “bu değerlere düşman kesilmek” başka bir şeydir. Elbette bir sanatkâr, kendi millî hüviyeti ve şahsiyeti içinde kalarak başka milletlerin “estetik değerlerini” ve “kültürünü” duymaya ve anlamaya çalışır; ancak unutmamak gerekir ki, bu bile millî bir sanat kültürüne sahip olmakla mümkündür. Yahya Kemal Beyatlı, Türk şiir ve musiki zevkini bilen, tadan ve yaşayan bir sanatkâr olarak bir İslâm melodisi karşısındaki duygularını şöyle dile getirir:

   “Duydum, fakat zevk almadım Islav kederinden.”

   Gerçekten de “estetik heyecanın” beşerî ve âlemşümul karakteri yanında, millî kültürlere göre incelmiş ve sanatkârın şahsiyetinden kaynaklanan bir yönü vardır. Bir Islav şiiri, musikisi, mimarisi, resmi ve dansı ile bir Greko-Latin şiiri, musikisi, mimarisi, resmi ve dansı arasında bile esaslı farklar varken, Türk-İslâm kültür ve medeniyetinden kaynaklanan sanat eserleri arasındaki farklar nasıl ihmal edilebilir? Türk çocuğundan nasıl kendi kültür ve medeniyetini bırakmasını, Batılılaşma adına, kendini terk etmesini, kendi “estetik dehâsını” unutmasını, kendi şiirini, musikisini, mimarisini, kendi nakış ve danslarını bırakarak yad ellerin “kötü bir mukallidi olmasını isteyebilirsiniz? “Güzel sanatların” bir şahsiyet meselesi olduğu nasıl ihmal ve inkâr edilebilir? “Estetik dehânın”, millî tarihten, mukaddes değerlerden, millî kültür ve medeniyet değerlerinden bağımsız olmadığı nasıl görülmez?

   Bilindiği gibi mektepler, millî kültürün işlendiği ve “çağı hayran bırakan” millî eserlere ulaşmasını temin eden müesseseler iken, neden bizim “okullarımızda” millî ve mukaddes değerlerimizden kaynaklanan bir “estetik eğitimi” yoktur? Neden çocuklarımız, kendi şiirine, musikisine, mimarisine, nakış ve tezhip dehâsına yabancı bırakılmaktadır? Neden hattatlarını, nakkaşlarını tanımamakta; neden Müslüman-Türk’ün “bediiyatından” (estetik telakkilerinden) habersiz kalmaktadır? Neden radyo ve televizyonlarımız, neden basın ve yayın organlarımız bizim kültür ve medeniyetimizin silkinip ayağa kalkmasına yardım etmemekte; neden yabancı kültür ve medeniyetlerin propaganda sahası biçiminde işlemektedirler?

   Bütün bu soruların cevabını kim verecek? Öyle anlaşılıyor ki ülkemiz, korkunç bir kültür emperyalizmine maruz bırakılmıştır; yabancılaşmış kadrolar, bütün köprü başlarını vaktiyle ele geçirmiş ve yolumuzu kesmiştir. Bizim “Neden? Neden?” diye feryat edişimiz, sağır beton duvarlara çarpıp geri dönmektedir. “Devrimbazlar” uyanmak niyetinde değiller. Bırakın uyanmayı, binbir tertip ve hile ile bizleri boğmaya çalışmakta Türk-İslâm medeniyetinin yeniden diriliş hamlesini yok etmek için ne mümkünse yapmaktadırlar.

   O hâlde iş bize düşmektedir. Ne pahasına olursa olsun, genç nesiller ve “aydın kadrolar”, tam bir aşk ve romantizmle kendilerini “Türk-İslâm medeniyetinin dirilişine” adamalıdırlar. Şairler, romancılar, hikâyeciler, mimarlar, musikişinaslar, ressamlar, nakkaşlar, hattatlar, oymacılar, tezhipçiler, tam bir “cihad ruhu” ile ayağa kalkmalıdırlar. Şanlı Peygamberimiz’in -sallallâhu aleyhi ve sellem- “Hasmınıza silahı ile mukabele ediniz!” emrine uyarak yeni eserlerle ve hamlelerle, millî ve mukaddes şahsiyet çizgimizde “yeniden diriliş hamlemizi” desteklemelidirler. Böyle bir kadronun doğuşu, mutlaka ama mutlaka bizim zaferimiz demektir.


Seyyid Ahmed Arvasî, Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz, BilgeOğuz Yayınları, İstanbul, s.127-129 

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir