İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

ORTA DOĞU’DA TÜRK ASKERÎ VARLIĞI

Gerçekte Türk askerî varlığının Orta Doğu’da ilk zuhûru, bunun giderek gelişmesi ve sonunda bölgedeki bütün denge unsurlarını kendilerine değiştirerek yegâne hâkim bir unsur haline gelmesi, üzerinde çok daha etraflı bir şekilde durulması gereken önemli konulardan biridir. Her ne kadar Hazreti Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- ve onu takib eden devirlerde Arap yarım adası ve çevresinde Türk varlığı, araştırılması zor bir konu ise de Türklerin askerî bir unsur olarak Orta Doğu’ya ilk ayak basmaları, Emevîlerin ilk devirlerine kadar ulaşmaktadır. Hz. Muaviye zamanında Horasan’a vali olarak gönderilen Arap komutanları, Türk yurtlarına yaptıkları anî baskın ve yağmalar sırasında esir aldıkları Türkleri bir taraftan Arap şehirlerine sevk ederlerken, diğer taraftan da onları teşkilatlandırarak Doğu cephesinde harbeden Arap askerleri safında çok kuvvetli bir birlik oluşturmuşlardır. Hatta Buhara ve Semerkant gibi büyük şehirlerin fethedilmesinde bu Türk birliklerinin büyük hizmetleri olmuştur.

   Fakat Türklerin, Orta Doğu’da vurucu bir güç olmaları, özellikle hilâfet merkezinde askerî aristokrasiyi ele geçirmeleri, ilk Abbasî halifelerinden El-Mansûr zamanında başlamış ve daha sonraları yavaş yavaş gelişerek en yüksek zirveye ulaşmıştır. El-Memûn, hilâfet ordusunun Türkleştirilmesinin temellerini atmış, El-Mu’tasım bu büyük oluşumu gerçekleştirerek Türklerden oluşan büyük bir ordu kurmuş ve onlar için belki tarihte ilk defa olmak üzere bir Ordu Kent; Samarra şehrini inşa ettirmiştir. El-Vâsık ve hele El-Mütevekkil devirlerinde ise Türkler Orta Doğu’da hilâfet ordusu ve askerî aristokrasiye tamamen hâkim olmuşlardır.

   Haddi zâtında bu ilk merhaledir. Yani Türklerin Abbasiler devrinde, askerî aristokrasiyi ele geçirerek hilâfet ülkelerinde bir varlık haline gelmeleri, dağılmak ve çökmek emâreleri göstermeye başlayan imparatorluğa yeni bir güç vererek, onu yeni, zinde bir hayata kavuşturmalarıdır. Bundan sonra ikinci merhale gelmektedir. O da Türklerin Orta Doğu’ya bir kurtarıcılar ordusu olarak gelmeleri ve bütün Orta Doğu ve eski hilâfet ülkelerine sahip çıkmalarıdır. Artık bununla yeni bir devir yani Türklerin idâresinde Orta Doğu devri başlamış ve bu devir Birinci Dünya Harbi’nin sonuna kadar devam etmiştir.

   Bu ikinci gelişmenin öncülüğünü Selçuklular yapmışlardır. Selçuklular, Abbasî İmparatorluğu’nun gerek dinî, gerekse siyasî bakımdan tam bir buhran ve çalkalanmalar içinde kaldığı acı bir dönemde tarih sahnesine çıkmışlardır. Doğudan kopan bu ilâhî fırtına sanki ilâhî bir rahmet olarak Orta Doğu’ya yağmıştır. Selçuklu Türkleri, mekân ve zaman mefhumunu aşarak Orta Doğu’ya gelmişler, Şiî Büveyhîlerin elinde hor, hakir âdeta bir esir olarak yaşaya Abbasî halifesini kurtarmakla kalmamışlar aynı zamanda Sünnî doktrinin zaferini ve hilâfet müessesesinin de üstünlüğünü sağlamışlardır.

   Ondan sonra devreye Osmanlı Türkleri girmiştir. Osmanlı Türklerinin gerek kuruluş felsefesi gerekse daha sonraları Türk ve İslâm dünyası için ifade ettiği askerî misyon, ne kendilerinden önce ve ne de kendilerinden sonra kurulmuş hiçbir islâm devletiyle mukayese edilemeyecek kadar zengin ve haşmetlidir. Dünyada, İslâm cihad ruhuna sahabe devrinden sonra onlar kadar kendini adapte eden ve kendini İslâm dinine bu kadar adayan başka bir millet yoktur. Sanki onlar Mekke-i Mükerreme’yi fetheden o mukaddes gücün bir devamı idi. Daha sonraları Kudus-i Şerîf’i alan bu ruh Osmanlıların şahsında tecelli ediyordu. Onlar, bu aynı ruh ve heyecanla İstanbul’u fethetmişler sonra Roma’ya yönelmiş ve Viyana’ya kadar da ilerlemişlerdir.

   Hazreti Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- ve O’nun -sallallâhu aleyhi ve sellem- etrafında çepeçevre halkalanan O Sahabiler -rıdvanullahî teâlâ aleyhim ecmaîn-, sanki Osmanlı Türkleri ile “bir gaziler nesli” olarak âdeta yeniden ve bir kere daha tarih sahnesine çıkıyorlardı. Zira Mekke’nin fethini müteakip hemen Kâbe-i Muazzama’nın damına çıkarak “Allah’ın -celle celâluhu- Birliğini” ilân ve bunu lâhuti sesiyle dalga dalga insanlığın muzlim afakına ulaştıran Hazreti Peygamber’in -sallallâhu aleyhi ve sellem- müezzini Bilâl-i Habeşî -rahmetullahi aleyh- ile, asırlardır ayakta duran en cebbar komutanlara meydan okuyan o mağrur Bizans surlarına tırmanarak İslâm’ın tevhid sancağını onun burçlarına diken heybetli Türk, Ulubatlı Hasan arasında ne ruh ve ne de ifa ettikleri yüce misyon bakımından her hangi bir fark yoktur.

   Yine bunun gibi Mekke-i Mükerreme’yi fetheden ve Kâbe-i Muazzama’ya gelerek, onun harîm-i ismetine sığınmış, kara talihlerinin zebunu olmuş, âsî ve fakat ümitsizlik içinde kıvranan binlerce şaşkına “gidiniz artık hepiniz serbestsiniz!” diyen muzaffet İslâm Peygamberi Hazreti Muhammed -sallallâhu aleyhi ve sellem-‘le, İstanbul’u fetheden ve dünyanın en muhteşem mabedlerinden biri olan Ayasofya’ya gelerek, onun karanlık dehlizleri arasında her şeyden ümidlerini keserek bekleşip duran zavallılara “gidiniz bundan sonra herkes dininde serbesttir” diyen yüce Türk padişahı Fatih Sultan Mehmed’in sergilediği manzara bizler için ne kadar ulvî ve göz yaşartıcıdır.

   Osmanlılardan misâl olarak zikredebileceğimiz olaylar bunlardan ibaret de değildir. Bu yüce misyon benzerliğini yansıtan daha bir çok ibret verici olaylar vardır. Meselâ, Hazreti Peygamber’in -sallallâhu aleyhi ve sellem- vefatından sonra İslâm ordularını zaferden zafere koşturan ve çok kısa bir zamanda birlik ve beraberlik içinde İslâm devletini güçlü bir imparatorluk haline getiren Hazreti Ömer -rahmetullahi aleyh-le, ilk defa İslâm dünyasını Türk’ün gücü ve İslâm’ın bayrağı altında toplayan cihangir Türk hakanı Yavuz Sultan Selim Han dava ve hizmet anlayışı bakımından aynı yüce gayenin içindedir. Hatta ben her zaman, Yavuz Sultan Selim’in şahsında Hazreti Ömer -radıyallahu anh-‘ı arayıp durmuşumdur.

   İşte Orta Doğu’da askerî varlığının zuhûru konusunda yaptığımız bu çalışmalardan asıl maksadımızda budur. Yani İslâm dünyasının, hatta bir çok yönlerden bütün insanlığın hayrına olan bu büyük oluşumun oturduğu zemini aydınlatmak, neticelerini tespit etmek ve yavaş yavaş bir değerlendirmeye doğru gitmektir. Zira çok yakın bir tarihten başlamak üzere gerilere doğru bakıldığında Türk askerî varlığının Orta Doğu’da zuhûru on asra kadar ulaşmaktadır. Bu demektir ki on asırdan fazla bir süredir Türkler bu topraklarda aktif bir rol oynamışlardır. Çok uzun asırları ve bir çok milletlerin varlığını kucaklayan bu devirlerde, bölgedeki Türk askerî varlığının Anadolu’nun bağrında yükselen ve bir çok efsanelere konu olan Ağrı Dağı gibi yüce ve heybetli olduğu görülür.

   Zira, Orta Doğu’ya Türklerin hâkim olmaları iledir ki İslâm dini doğduğu topraklara çekilip gitmekten kurtulmuş, onlar sayesinde Araplar parçalanıp yok olmak yerine yeni bir yaşama imkânına kavuşmuş ve onlar sayesindedir ki İslâm dini diğer dinlere nazaran yani, hem siyasî hem dinî rekabet bakımından gücüne erişilmez bir üstünlük kazanmıştır. Bu bakımından diyebiliriz ki İslâm dini en ihtişamlı izzet ve ikbâl bakımından en parlak devirlerini artık bu Türkler sayesinde yaşamıştır.

   Müslümanların çökmesiyle İslâm dünyası ve genel olarak insanlık ne kaybetmiştir? Bu bir sorudur. Belki genel mânâda bunu değerlendirenler ve muhasebesini yapanlar olacaktır. Halbuki bundan çok daha önce, Türk unsurun Orta Doğu’daki askerî varlığı nüfuz ve hâkimiyeti, şu veya bu şekilde son bulduktan sonra, eski hilâfet ülkesinin bu toprakları, Araplar, diğer İslâm devletleri, hatta bütün insanlık ne kaybetmiştir? Bu onlara neye mâl olmuş veya olacaktır? İslâm dininin kayıpları nelerdir? Önce bunların muhasebesi yapılması ve gerçekçi yoldan hiçbir aşırılığa kapılmadan tarihin âdil hükmünü verebilmesi için bazı hususların tespit edilmesi gerekmektedir. Bu bizim için hem tarih, hem de o şerefli maziyi bize armağan edenlere karşı bir vebâl ve bundan da öte, bir vecibedir. Bu taktirde, bölgenin bu gün içine düştüğü cehennemî çıkmazın altında yatan sebebler çok bariz bir şekilde gözler önüne serilecek ve bir çok istifhamlar da gerçek cevabını bulacaktır.

   Konuya bu açıdan yaklaşılması iledir ki, dört yüz sene bu toprakları sulh, emniyet ve istikrar içinde idâre edenlerden sonra onların yerine gelenler ve dünyanın bu en önemli stratejik bölgesini büyük bir otorite boşluğuna itenler, bu yöndeki ihtirasları ile ilâhî irâdeye karşı tavır takınanların nasıl olup da buraları beş-on sene gibi kısa bir zamanda bir barut fıçısı, bir ateş kasırgası, bir kan gölü haline getirdikleri anlaşılmalıdır. Bu tarihî gerçeğin ortaya konulması, hem tarih, hem de bu topraklarda yaşayan milletlerin hayrına olacaktır.


Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı, Orta Doğu’da Türk Askerî Varlığının İlk Zuhuru, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul, 1987, s.7-10

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir