İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

ORYANTALİZM

Batı’nın Hâkimiyet Aracı: Oryantalizm

   Oryantalizm, Batı’nın, Doğu’yu anla­mak, daha doğrusu anlamak ve sö­mürmek için ilmî araştırmalarının adı olarak düşünülür. Yani, Batı mer­kezli devletler, Doğu toplumlarını ta­nımak ve yönetmek için ilmî araştırmaları bir keşif kolu olarak görmüşlerdir. Bu anlayış, isim değiştirerek günümüze kadar geldiği söylenebi­lir. İngiltere, Hollanda, İspanya, Fransa, Portekiz, Rusya, Almanya ve nihayet bu mirasın en güçlü sürdürücüsü Amerika gibi ülkeler 16. yüzyıldan itibaren bütün dünyayı parselleme hakkını kendinde görmüşler ve görmektedirler.

Batının sömürgeleştirme politikalarını sağlamak için, orada yaşayan insanları kimliksizleştirme ve köleleştirme amacı güdülmüştür. Buna direnen halklar birbirlerine karşı kırdırılmış, son darbeyi de kendileri vurmuşlardır.

   Kudüs doğumlu olan ve ABD’de yaşayan İngiliz Edebiyatı profesörü ve düşünür Edward Said, Oryantalizm adlı eserinde bu konuyu sistematik olarak ele almaktadır. Oryantalizmin alanı, düzenlenmesi (eski-yeni) ve Oryantalizmin bugünkü durumu vs. gibi yönlerden konuyu incelemektedir. Ona göre:

   “Oryantalizm genellikle Batı tarafından zayıf olduğu için Doğu’ya empoze edilen bir doktrindir. Batı bu hareketi ile Doğu’yu kendi içinde eritmek ve aradaki farkları kaldırmak istemektedir.” Ayrıca, “Modern Oryantalizm, Avrupa’nın İslâm karşısında duyduğu büyük korku ve çekingenliği yansıtmaktadır… Doğu’nun Avrupa tarafından tamamıyla eritilmesi, yok edilmesi veya en azından yabancılığının ortadan kaldırılarak İslâm’ın bir tehlike olmaktan çıkarılması amacı hiçbir zaman unutulmadı. Bundan sonra İslâm Doğu Avrupalılar gözünde sadece Oryantalistlerin tarifi ile yer alacak; ne insan gurubu olarak İslâm halkı ne de tarih olarak İslâm tarihi dikkatleri çekmeyecektir.”

   Bu ifadeler Türkiye’de yaşayan duyarlı insanlar açısından ne anlama geldiği tahmin edilebilir. Zira, Türkiye’nin modernleşme ve batılılaşma süreci içinde yürütülen tartışmaların odak noktasında bulunan İslâmî değerlerin, bir yönüyle, E. Said’in ifade ettiği düşünceler çerçevesinde düzenlenmeye çalışıldığı bir gerçektir. Müslümanlığın içi boşaltılarak, adeta, Yahudi-Hıristiyan anlayışının bir kolu durumuna sokulmak istenmesi yönünde gayretlerin ortaya çıkması tesadüf değildir. Bununla beraber, donanımının yetersizliğine rağmen, Türk halkının bu operasyona direnmesi ve mağlup olmaması, taktire şâyândır. Oryantalist çalışmaların yönlendirdiği ve oluşturduğu bu tarz politikaların bütün İslâm dünyasını hedef aldığını tahmin etmek zor değildir.

   İslâm dünyası, böylece her devirde Avrupa’nın ihtiyaçlarına göre yorumlanarak menfaatleri pekiştirilmiştir. Yani, “Avrupa hayallerinin uğrak noktası olarak bir defa Doğu’yu seçtikten sonra artık durmaksızın yeni şekiller yaratmıştı.”

   Şurası bir gerçektir ki, tarihte yaşamış bazı toplumlar, hakimiyet kurdukları toprakların üzerinde yaşayan halkları kendi tebaası olarak görmüşler, hatta bazen de bunun üzerinde önem vermişlerdir. Osmanlı Devleti gibi… Kendilerini Türk milliyetçisi olarak takdim eden bazı çevreler ve şahıslar tarafından Osmanlı hanedanı bu noktada eleştirilir. Halbuki, Türk-İslâm devletlerinin fütuhat hareketleri genellikle vatan arama gayreti olarak ortaya çıkmıştır. Savaş şartları nihayete erince, fethedilen bölge tamamen vatanın bir parçası ve üzerinde yaşayan halk da kendi halkı durumuna gelmekte idi. Bu, insancıl duyguların ötesinde, bir sistem meselesidir. Dolayısıyla Osmanlı’nın sömürmek yönünde ne bir iktisadî altyapısı mevcuttu ne de böyle bir ahlâkî donanımı. Bu yüzden, hanedana mensup bir çok şehzade, yönettikleri toplumlardan -dini inanç farklılıkları olsa dahi- kız alabiliyorlardı.

Nazmi Eroğlu Bey, Tarih ve Düşünce'de; Berna Ülner tarafından tercüme edilen Metis neşriyatını tavsiye etmiş. Biz ise tercümesini hiç ama hiç beğenmediğimiz, uydurma kelimelerle lebâleb olan Metis tercümesi yerine; merhum Nezih Uzel tercümesi, eski baskı ve hakiki ismiyle neşredilmiş "Oryantalizm" kitabını alıp, okumanızı tavsiye ederiz.

   Halbuki, Batılıların ele geçirdiği bölgelerde toplumun güvenliği, gelişmesi, adaletin temini gibi bir endişe bulunmadığı anlaşılmaktadır. Batının anlayışında, üstün ve seçilmiş bir ırkın hizmetlerini görmek için, adeta, Tanrı tarafından hayvanla insan arasında bir yerde topluluklar yaratılmıştır(!). Dolayısıyla, İngiliz kraliyet ailesine mensup bir şahsın bir Hintliyle evlenmesi düşünülemez. Bu çarpık anlayışı ve asırlarca uygulanan sömürgecilik politikalarını gerçek anlamda sorgulayacak ciddi bir mekanizma da oluşmamış, oluşmasına izin verilmemiştir. Hemen her türlü etki araçlarını başat olarak elinde tutan bu çevrelerin kendilerini aklayacak birçok propaganda malzemeleri bulunmakta, bunun yanında rakiplerini suçlu duruma sokacak, hatta kendi hatalarını bile üzerlerine boca edecek bir mekanizmaya sahip oldukları anlaşılmaktadır. “Sömürgecilikten Küreselleşmeye” uzanan bir çizgide, bunun meşruiyet alanı çerçevesinde birçok ülkenin tarihleri ve rejimleri tahrip edilerek nihayet despot yönetimler ihdas edilmiş ve halkları pasifleştirilerek hizmetkâr durumuna sokulmuş veya taleplerine ket vurulmuştur.

   Batının bu sömürgeleştirme politikalarındaki amaç bir vatan arama gayretinden öte, o ülkeyi toprağıyla beraber kendine muti kılmaktı. Bunu sağlamak için, orada yaşayan insanları kimliksizleştirme ve köleleştirme amacı güdülmüştür. Buna direnen halklar birbirlerine karşı kırdırılmış, son darbeyi de kendileri vurmuşlardır. Bütün bu gelişmelerin üzerini örtmek ve vicdanî bir ıstırap duymamak için de birçok bilimsel (!) anlayış geliştirmişlerdir.

   Mukayese yapmak amacıyla belirtildiği gibi, bazı imparatorlukların yönettikleri ülkelerin halklarına imparatorluğu kuran aslî unsurlar gibi, hatta onun ötesinde iyi muamelede bulunulduğu; onların kalben ve ruhen onurlandırdığı bilinmektedir (Örneğin, kavim-i necib, kavim-i sadık vs.). Peki niçin böyle muamele ediliyordu? Cevabı gayet basit olsa gerek; karşılıklı maddi ve manevi menfaatler söz konusuydu ve bu nimetin saygı ve sevgiyle pekişmesi bir insanlık borcuydu. Bu genel politikanın esasları devlet teşekkül ederken meydana gelmekte idi.

   Halbuki Batılı devletlerin sömürmek amacıyla yayıldıkları topraklardaki toplumları onurlandırmak şöyle dursun, onların kişiliklerini, toplumsal yapılarını tahrip etmek için ilmî araştırmalar rahatlıkla tahrif edilmektedir. Böylece ilme ideolojik bir misyon yüklendiği görülmektedir. Bu sayede önce kendi toplumlarını, daha sonra sömürmek istedikleri toplumları etkilemektedirler. E. Said, Batı’nın basın-yayın organlarında, Müslümanlar hakkında geliştirilen imajları gözler önüne sermektedir. Bu bakımdan Oryantalizm adlı eseri Müslüman aydınlar ve meraklılar için kılavuz niteliğinde olduğunu söyleyebiliriz.


Nazmi Eroğlu, Tarih ve Düşünce, 2002/8, s.78

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir