İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

OSMANLI’NIN SONU, HALİDE EDİB HANIM

Koca Osmanlı imparatorluğu, Birinci Dünya Harbi’nde ölüm darbeleri yerken, bu muazzam devletin mahv ve yok olmasını hazırlayan, tertip eden ve bu akıbeti tacil eden İttihat ve Terak­ki Cemiyeti’nin en yüksek kademesi ricalinden olan Bahriye Nazırı ve 4. Ordu – yani Süveyş Kanalı Kumandanı Cemal Paşa, hudutlarımızda ateş ve ölüm yağarken harp içinde Suriye’de bir kral gibi saltanat sürmekte idi. Öyle bir saltanat ki, adeta hükümdarlık ettiği eyâletlerde, bugün dört müstakil devlet veya devletçik kurulmuştur: Suriye, Lübnan, Ürdün ve İsrail gibi. Cemal Paşa’nın hülyası, Kanal Harekâtı’nda muvaffak olacak olursa, Mısır’ı alacak ve Kavalalı Mehmed Ali Paşa ailesi yerine, Cemal Paşa ailesini ikame edecekti.

Cemal Paşa

Cemal Paşa’nın, Suriye’de sürdüğü saltanatlı hayatı, Garp’la Şark’ın bir halitası, bugünkü deyimle batı-doğu karması, kok­teyli idi. Cemal Paşa ne şark debdebesinden, alayişinden vaz­geçebiliyor, ne de Garb’a karşı duyduğu sonsuz meftuniyet ve meclubiyetten. Yani ne idüğü belirsiz, aşağılık duygusu içinde kıvranan, elinde Osmanlı bahriyesi, kocaman 4. Ordu gibi mu­azzam kuvvetler bulunan bir hiç idi Cemal Paşa.

   O zamanın tabirince, etrafında “alafranga Türkleri, alafranga aileleri” toplamıştı.

   Tanzimat’tan sonra memlekette bir alafrangalaşma başla­mıştı. Birkaç nesilden beri Avrupa görmüş, evde mürebbiye ile büyümüş, birkaç ecnebi lisanı bilen kimseler ve aileler vardı memlekette. İşin garibi bunlar daha dün İttihat ve Terakki’nin yıktığı rejim mensublarıydı. Zira memlekete, Tanzimat ile giren alafrangalılık, İstanbul’un ileri gelmiş mahdut ailelerinin dı­şına çıkamamıştı. Bunlar ise, haliyle padişah ve sarayın etrafını çerçeveleyen kimselerdi. Her iki taraf da bu yeni dostluklardan hiç beis görmüyor­lar, yıkanlarla yıkılanlar sarmaş dolaş olmuşlar ve aralarında tamamıyla küçük menfaatlere dayanan otomatik bir antlaşma olmuştu sanki… Cemal Paşa bu saray çevresi ve İstanbul kalbur üstü ailelerinden alafrangalık, kibarlık öğrenecek, talim edecekti. Bu, dünün kibarları, paşazadeler ile birçok komplekslerini tatmin edecekti. İkbal düşkünü kibarlar da günün kuvvetli adamının peyki olacaklar ve karınca kararınca kendileri de kuvvet, para velhasıl her türlü menfaat bulacaklardı.

   İşte Cemal Paşa’nın sarayı ve haremi, böyle bir Şark-Garp karması arz ediyordu. Cemal Paşa’nın sarayı, alafranga olmak şartıyla bütün İstanbul kibarlarına açıktı.

   Günün birinde bu hareme bir küçük kadın daha çıkageldi. Bu kadın diğer hanımefendilerden çok daha başka idi, gerek meziyet, gerek kusur bakımından bambaşka idi. Bu ufak tefek kadın, güzel değildi, ama yine de çok güzeldi. Cemal Paşa’nın da ona karşı muamelesi büsbütün başka idi. Onu daha sayıyor, hürmet ediyor, fikirlerine kıymet veriyordu.

Cemal Paşa ve Halide Edib yan yana, Suriye günleri

   Bu küçük kadın da, diğer hanımefendiler gibi Cemal Paşa’yı o kadar aşağıdan almıyor, önünde ayak ayak üstüne atıyor, sigarasını Paşa’ya yaktırıyor, Paşa ile siyasî ve fikri münakaşalar ediyordu. Bu küçük kadının fikirleri ve düşünceleri vardı, bunları söylüyor, hatta empoze bile ettirebiliyordu.

   İlk günden, bu kadın beni kazanmıştı, kendisine olan mera­kım ve ilgim gün geçtikçe artıyordu.

   Bu kadın kimdi? Dış ve iç dünyasıyla bu kadın kimdi? Bu kadın Halide Edib idi, bir yazardı. Yahudi’den dönme olduğu hemen çevresinde yayıldı, daha doğrusu babası Edib Efendi Yahudi dönmesi bir mühtedi idi ve saraya mensup küçük bir memurdu. Yani Yıldız’da ufak, fakat uzun süren bir memuriyet hayatı vardı.

   Kızı ise saraya karşı idi. Türkçü ve Turancı idi. Semitik bir Turancı, yani ırkçı! Bu günkü deyimle, bir kafatasçı idi.

   Halbuki Halide Edib’in ne kadar bir Biblik, yani Ahd-i Atik güzelliği vardı, ne kadar Beni İsrail’in güzel kızlarına benziyordu.

   Halide Edib, Suriye’ye vazife ile gelmişti. Türk kültürünü yaymak için mektepler açacak, Arap çocuklarına Türkçe öğrete­cek, Türklüğü sevdirecek ve bu suretle de Suriye Türkleşecekti. Halide Edib Hanım, bir nevi Türk misyoneri ve iyi niyet elçisi idi.

   Hakikaten Beyrut civarında, harp dolayısıyla Fransızların bıraktığı bir mektep vardı. Büyük, bakımlı, güzel bir park içinde Saray gibi bir mektep. Halide Edib’in mektebine bu bina tah­sis edildi. Fransız mektebinde her şey tamamdı, mektebin her şeyi, bütün levazımı olduğu gibi duruyordu. Sınıf sıralarından yatakhanelerine kadar. Bütün yatak takımları keten, hem Fransız keteni idi, velhasıl her şeyi ile mükemmel bir mektepti.

   Mektep açıldı, fakat talebesiz bir mektep… O zamanlar, ben Alman mektebine gidiyor, mektebimi de çok seviyordum. Fakat bir gün Cemal Paşa babama:

   “Birader…” demiş, “Biz Arap çocuklarının bizim mekteplere gitmelerini istiyoruz, halbuki, kendi çocuklarımız bile ecnebi mekteplere gidiyorlar. Halide Hanım çok güceniyor, çok şikâyet ediyor, haklı değil mi? Bu bir emirdi, “Emür emürdür, demür demürdür.” Hakikaten bu emir bize demir kadar sert gelmiş­ti. Biz Alman mektebinden alındık ve Halide Edib Hanım’ın mektebine verildik.

   Alman mektebine, arkamda basit bir çanta, yaya olarak gi­diyordum, basit ve külfetsiz… Yeni mektebime yaya ve yalnız gitmemin imkânı yok. Tramvay, otobüs gibi vasıta da yok harp zamanında Beyrut’ta. Biz yeni mektebe büyük bir saltanatla, yani atlı araba, mükellef bir faytonla gitmeye başladık. Böyle olmasına rağmen, Alman mektebine gittiğim saatten bir saat sonra ancak mektebe varabiliyordum. Müdiremiz Halide Edip Hanım, saray gibi dairesinde istirahatte… Sınıflar bomboş. Koridorlarda pembe maşlahlı, pembe krep (ince kumaş) damur başörtülü, sıkma başlı, gözleri sürmeli İstanbullu Hoca Hanımlar piyasa ediyorlar, kime ders vereceklerdi, çocuk yoktu ki mektepte!

   Halide Edip, belki iyi bir yazardı ama, muhakkak ki fena bir teşkilâtçı ve fena bir idareci idi. Üç ay mektebine gittim, bir gün dahi ders görmedim. Fakat bu üç ay zarfında mevzuu tamamıyla Tevrat’tan alınma, müziği de Lübnanlı bir bestekâr, Vedia Sabra tarafından bir opera bestelendi.

Vedia Sabra’yı da ayrıca çok iyi tanıyordum, zira kendisinden hususî piyano dersi alıyordum. Operanın ismi “Kenan Çoban­ları” biz bu operayı sahneye koyduk ve valiler, kumandanlar, polis müdürleri huzurunda oynadık.

   Bu Kenan Çobanları operası benim içimi çok burkmuştu ve acı acı düşündürmüştü. Zira bu temsil, memleketin mukadderatını ellerinde tutan kimselerin önünde fütursuzca ve küstahça oynanıyordu. Bu temsil İsrail’ in bir habercisi, bir müjdecisi idi… Allah hiçbir milleti, kaba saba, kültürsüz, idraksiz, cahil idarecilerin eline koymasın, zira izmihlâl muhakkak…

   Avanak avanak hepsi bu operayı seyrettiler, hiçbirinin aklından bir şüphe bile geçmedi. İdarecisi olsun, kumandanı olsun, aydını olsun, hiçbirisi Halide Edib Hanım’a, nezaketle olsun şöyle bir sual soramadılar:

   “Hanımefendi, niçin başka bir mevzu değil de Tevrat’tan alınma bir mevzu seçtiniz? Siz yüklenmiş olduğunuz bir vazi­fenin tam aksi istikamette bir yol, bir gidiş tuttunuz ve İsrail propagandası yapıyorsunuz.”

   İşte gafiller, ahmaklar, korkaklar, küçücük bir kadından bu kadar bir soruyu bile soramadılar.

   O gün, Halide Edib, her zamandan daha kendinden emin, daha gururlu ve daha mesafeli idi. Çok derinde, çok çok gizli de olsa, o gün Halide Edib gerçek benliğini saklayamamış, kim bilir, ekâbirin ahmaklığından o kadar emindi ki, gelenlerin gaflet ve anlayışsızlığı ona cesaret ve cüret veriyordu. Üstün zekâsıyla bu gelenlere ne kadar yüksekten bakıyordu.

   Ben, üç ay sonunda eve ültimatomu verdim. “Ben yine eski mektebime, Alman mektebine gideceğim” dedim. Üç dolu olması lazım gelen ders ayı boşu boşuna heder olmuştu. Bu, insanlarla alay etmekten başka bir şey değildi.

   “Ne Cemal Paşa’yı, ne Halide Edib Hanım’ı dinlemem” de­dim. Çaresiz beni aldılar ve yine Alman mektebine verdiler.

   Halide Edib’in bu mektepçilik oyunu da, büyük mağlubiyete kadar böylece sürdü. Düşman işgalinden evvel mektep kapandı. Ve maşlahlı, gözleri sürmeli Hoca Hanımlar da İstanbul’a döndüler. Biz maalesef, düşman işgalinde Beyrut’ta idik. Halide Edib Hanım’ın ve Hoca Hanımların arkasından çok dedikodu oldu. Fransız mektebinde tek bir keten çarşaf kalmamış, tek bir çatal bıçak kalmamış diyorlardı. Üstelik, şehirdeki büyük mağazalara hele Tarrazi adında, çok güzel eşya satan meşhur bir mağazaya çok borç bırakmışlardı.

   Bu biz Türkler için yüz kızartıcı bir hal ve çok fena propa­ganda idi. Şüphesiz bu halleri çok istismar edenler ve îzam edenler de oldu. …

   Az zaman sonra da Halide Edib, Adnan Beyle Anadolu’ya geçti.

   Kendisi hakkında, Anadolu’dan gelen haberler ve resimler, hiç de sempatik değildi.

Halide Onbaşı (!)

   Bütün bir millet, ölüm kalım mücadelesini veriyordu, Türk milleti en güç, en ulvî devrini yaşıyordu. Millet öyle bir dram içinde iken, kafası acayip sargılar ile sarılmış, ayağında pantolon, beygirin yuları bir elinde, bir elinde kırbaç, Halide Hanım poz poz resimler çektiriyor. Yok Halide Onbaşı, yok Halide Çavuş gibi manasız ve ciddiyetle telif edilmeyecek hallerdi bunlar… Ciddiyet nerede?.. Bilakis onun milletle alay eder gibi bir hali vardı resimlerde.

   Bu zamana ait Halide Hanım Adnan Bey e ait bir fıkra da anlatayım:

   Halide Onbaşı cephede Adnan Bey Ankara’da. Halide Hanım cephede konuşuyor:

   Acaba asker ailelerine iyi bakıyorlar mı? diyor ve ilave edi­yor, Adnan’a yazacağım ve soracağım, kendisine bakıyorlar mı, bakmıyorlar mı?

   Madalyonun bir de ters tarafı olduğunu ilk bu kadın resimleri bize göstermişti. Eğer bizim de bir Firdevsî’miz olsaydı İstiklâl Harbi için bir Şehnâme yazılırdı. Mehmed Akif bile İstiklâl Marşı’ndan başka bir şey yazmadı, halbuki Çanakkale’yi ne güzel terennüm etmişti.

   Anadolu’nun yatırı çok, fakat yazarı yok. Zaferi yazmıyorlar fakat Anadolu evliyaları zaferi yapıyorlardı, himmetleri hazır olsun.

Halide Edip ve Adnan Adıvar

   Falih Rıfkı, Yakup Kadri, Ruşen Eşref üçgeni ise İstiklâl Harbi’ni yazamazlardı, nitekim yazamadılar. Halide Edib yazmadı. Bunlar maaşlı, aylıklı yazarlardı. Yine kendi tabirlerince mebus tayin ediliyorlardı. Yakup Kadri Bey, bir gün evinde:

   “Mebus tayin olunmasam, ilk mektep öğretmeni bile ola­mam” demişti.

   Zaten bütün bu insanlar, fikir ve heyecan adamı değillerdi, bunlar ikbal adamları idiler.

   Tasavvur edilebilir mi ki memleketin en buhranlı en fırtınalı ve her şeyin her an değiştiği veya değişeceği bir devirde daima ikbalde kalabilsinler. İlmî yazı değil, gündelik ve siyasî yazı yaz­sınlar ve “hacıyatmaz” gibi hep ayakta kalabilsinler. Herkes kelleyi koltuğa almış, hapishanelerde çürürken, İstiklâl Mahkemeleri cayır cayır işlerken, bunlar rahat bourgois hayatı sürebilsinler. Halbuki hakiki inkılaplar, kendi öz evlatlarıyla beslenir.

   Fransa büyük ihtilali buna en güzel bir misaldir. Yoksa hem ihtilalci ol, hem devrimci ol ve kırk küsur sene, kendine şöyle rahat kapitalist ve burjuva hayatı temin et ve rahat döşeğinde ecelinle öl. Böyle sonunu tatlıya bağlıyan bir ihtilal ve devrim, hiçbir memlekette gösterilemez. Kelleyi koltuğa almadan da, ne hakiki ihtilalci ne devrimci hiç kimse olamaz.

   Halide Edib, İstiklâl Harbi’nde iki roman yazmıştı: Ateşten Gömlek ve Vurun Kahpeye. Ateşten Gömlek kıymetli bir eser de­ğildi, yalnız adı güzeldi, zira Anadolu hakikaten ateşten gömlek içinde idi.

   İkinci romanı Vurun Kahpeye hakikaten çok mühimdi. Zira, zafer elde edildikten sonraki rota ve tandans gösteriliyordu. Din düşmanlığını, fanatizmi, tutulacak sakat yolun önderliğini bu kitap yapıyordu.

“Vurun Kahpeye” filminden. Millî Mücadele devrindeki milletimizin anlatıldığı Halide Edib romanının filme acı in’ikası…

   Evet, Anadolu’nun vuracağı kahpeler vardı, vardı ama vura­madı, otobüsü kaçırdı.

   Halide Edib’in, sonra yazdığı romanlarını ve kitaplarını hiç okumadım. Yalnız, İran kitap naşirlerinden biri, bizden bir roman ister ve Farsça iyi bilen bir Türk’e, Türkçeden Farsçaya bir roman tercümesini sipariş eder. Bir müddet sonra, tercüme edilmiş romanı alan naşir, mütercime yazdığı bir mektupta diyormuş ki:

   “Biz Türkler ve Türkiye aleyhinde kitap yayınlamak istemiyoruz.”

   Ahbabım olan mütercim gülüyordu, zira bu kitap halkevlerinden ödül alan bir Halide Edib romanı idi.

   Halide Edib’in de ölümünden az evvel, radyoda bir röportaj dinledim ve Halide Edib’in sesini duydum. Korkunçtu bu ses, taş kesilen bir kalbin ve ölü bir ruhun sesiydi.

Halide Edib

Münevver Ayaşlı Hanımefendi’nin “İşittiklerim Gördüklerim Bildiklerim, Timaş Yayınları” isimli eserinin 86-95 sayfaları arasından aldığımız bu hatıraların yer aldığı bahsin başlığı “Halide Edib Hanım” idi. Biz de ibretlerle dolu mezkûr hatıraları “Osmanlı’nın Sonu, Halide Edib Hanım” başlığıyla istifadenize sunduk.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir