İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

PADİŞAHIN ÜÇ HÂLİ

Allah-u Taâlâ: “doğrulukla size adalet etmeyi, iyilikte bulunmayı ve yakınlara yardım yapmayı emretti. Zikr edici olmanız için, fuhuş, yaramaz ve kötü işleri işlemeyi, zulüm ve baskı yapmayı da yasakladı.” (Nahl Sûresi – 90.) Sonra Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem de: “Cenâb-ı Hakk’ın kıyamet gününde yanında üstün kulları, insanlara güzel muamelede bulunan, adaletli hükümdardır. Allah’ın katında kıyamet gününde kötü kulları ise, insanları inciten, zulmeden padişahtır.” buyurdular. Padişahın üç hâlinin bulunduğunu bilmen gerekir: Birincisi nefsine karşı muamelesidir. İkincisi tebaası yani ülkesinin insanları ile, üçüncüsü de Allah ile kendi arasındaki işleridir. Her ne halde olursa olsun, bütün işlerde padişahın adaletli olması, insanlara iyilik yapması, fakirlere ihsanda bulunması; fuhuştan ve şeriatin yasakladığı şeylerden uzak durması ve zulmetmemesi buyurulmuştur. Sonra her bir halde bunlardan ilgi duyulan her işte bir ders, bir mânâ, bir hikmet vardır. Lâkin birinci hâl, padişah ile kendi nefsi arasındadır. Bu adalettir; adalet padişahın nefsine tevhid hâsıl etmesidir. İhsanda bulunması da ellerinin, ayaklarının ve bütün organlarının haklarına, farzları ve sünnetleri yerine getirmek suretiyle, riayet etmektir. Kısacası nefsinin istediklerini yapmamak, istemediklerini yapmak ve gönlü ile görüp gözetmekle bu hal yerine getirilmiş olur. Ayrıca “ve yakınlara yardım etmekle” (Nahl Sûresi – 90), açık ve gizli duyguları saklamak sûretiyle. Kısaca her biri ne için buyrulmuşsa ona göre kullanmalıdır. “Beğenilmemiş ve meşru olmayan işlerden ve haksızlıktan uzak durmak” (Nahl Sûresi – 90), yani kendi nefsini yaramaz işlerden, utanma ve Hak’tan uzaklaştıran kötü sözlerden korumak gerekir. Bunlardan zem­medilmiş sıfatlar ortaya çıkar. İşte gıybet etmek, iftira atmak, söğmek, zina yapmak, günah işlemek, fısk ve fücurdan ve zu­lümden, ayrıca bunlara benzer işlerden kendini uzak tutmalıdır.

Şiir
Kim padişahlık yolunda gönüllü ise;
Onun sözü ve işleri doğru olmalıdır.

Onun adaletle davranıp zulmetmemesi
Ve doğruyu bırakıp eğri yola sapmaması gerekir.

Kendini her türlü kötü işlerden uzaklaştırmalıdır;
İşte bu söylediğim işleri yapan kişi padişahlığa layıktır.

   Eğer padişah bu üstün padişahlığın hakkını yerine getir­mez ve kendi nefsi ile arasındaki hakkı gözetmezse, halk için padişahlık yapmaya kalkışmaya gücü yetmediği gibi, ziyana da girmemelidir. Hatta pek çok kişi bu padişahlığın hakkını yerine getirdikleri halde, halk için olan padişahlığı başaramadılar. Çünkü halk için yapılan padişahlık Allah-u Taâlâ’nın yerine geçmek ve ona halife olmak yanında peygamberliğin de yar­dımıdır. Dünyada bundan büyük ve ulu hiçbir iş yoktur. Bu­nunla ilgili olarak Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem; “Kı­yamet gününde Allah indinde en faziletli olan kul yumuşak ve âdil olan halifedir.” buyurmuştur. Sonra yüce Allah adaletle muamele eden padişahların tâatını, kendisinin ve peygambe­rinin tâatıyla aynı sıraya koymuş ve “Allah’a, peygambere ve sizden ferman sahibine” (Nisa Sûresi – 59) diye buyurmuştur. Amma gerçekte bir kişi kendi nefsi ve vücudu ile olan pa­dişahlığını gözetip yerine getirmez ve adaleti gözetmezse; halk için yaptığı padişahlığı kanun ve fermanlar da yapsa yerine ge­tiremez. Buna şunu misal verelim: Yüzme bilmeyen bir kişi de­nize girince iyi yüzücü olmadığı için kendini kurtaramaz. Böyle kimse başkalarını boğulmaktan nasıl kurtarabilir. Onun başka­larını kurtarması mümkün değildir. Şiirde şöyle söyler…

Şiir
Bir kimsenin, kendisinin, kendi vücudu ve nefsine padişah olduğundan haberi yoksa, başkalarına padişah olması mümkün değildir.

Nefs atına binerek zor ile pek çok ülke de alsa,
Ona padişah deme; o şeytanın bayrağını taşımaktadır.

   Fakat ikinci hâl, padişah ile ülkenin halkı arasındadır. Bu durumda da aşağıdaki âyetin sonuna kadar riayet edilmeli­dir. “Şüphe yok ki Allah doğruluk, iyilik ve yakınlara yardım etmeği emreder ve kötü işten, yaramazlıktan, karşı gelmek­ten geri bırakır, olur ki söz dinlersiniz diye size öğüt verir ve der ki…” (Nahl Sûresi – 90) Şüphesiz adalet ve insaf etmek gerekir. Halk arasında zulüm, haksızlık ve eziyet etmemeli ve o ihtiyatı yerine getirmelidir. Böyle olunca kuvvetliler za­yıflar ve güçsüzlere baskı yapıp zor kullanmamalıdır. Bir de zengin, varlıklı kimseler fakirlere götüremeyecekleri yükleri yükletmemelidir. İşte böylece ihsan buyurduğu cömertlik eserlerini ve yardım incilerini insanlara ulaştırmak gerekir.

   Bu da zayıflara arka çıkmak ve güçlülere iyi davranmakla olur. Fakirlere ve çoluk çocuk sahibi kimselere sadakaların­dan ve yiyeceklerinden verip yardım elini uzatmak lazımdır. Yolculara ve misafirlere iyilik ile muamele etmelidir. Âlimlere değer verip şerefli tuttuğu gibi, onları derecesine göre sala­hiyetli kılmalıdır. İlim öğrenenleri tahsil için şevklendirip ihtiyaçlarını da karşılamalı. Sâlihlere, âbidlere ve köşesinde Allah’a ibadet etmekle vakit geçiren zahitlere itibar gösterip onları kutlu bilmeli ve bunların hallerini zaman zaman bilmek isteğinde olmalıdır. Hatta bir ihtiyaçları olduğu zaman yerine getirmesi gerekir. Sonra kendi köşesinde bulunan ve itikâfa çekilenleri, bir ihtiyaç gösterip istekte bulunmasalar bile, arayıp bulmalıdır. Bunların Hakk’a ibadet edip dünya işleri ile uğraşmamaları, toplumun işlerine karışmayıp kendi hallerinde olmaları için, zaman zaman onlara helâl taraftan yardımda bulunmalıdır. Çünkü dünya bunların dualarının ve temiz gönüllerinin bereketiyle dönmektedir. Bu zik­rettiğimiz kimselerin beytülmâlde nasipleri de vardır. Onlar, izzet ve himmeti gözeterek istemeseler bile, her birinin hisse­sini vermek de gerekir. Eğer bunlara Allah hakkından hakla­rını vermezlerse, Allah korusun zalim, âsi ve günahkâr olmuş olurlar. Şiirde söyler…

Şiir
O padişah gerçi yardımda bulunuyorum der;
Fakat iyiliği yerli yerince yapmak hakiki yardımdır.

Eşeğe ipekten çul örtüp, İsa’ya şal giydiren kişi,
İhsan ettiğini sanırsa da bu, ihsan ve iyilik değil,
Haksızlık ve taşkınlığın tâ kendisidir.

   “Yakınlara yardım etmeyi emir buyurur” (Nahl Sûresi – 90). Bunda halkın, tebaanın hakkını yerine getirmektir. Çünkü halk, padişah için akraba mesâbesindedir, yani padişaha teba­ası kendi kavmi, hısmı, hatta belki çoluk çocuğu derecesinde­dir. Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem ömrünün sonunda vasiyet olarak; “Namaz kı­lın, eliniz altındakileri hoş tutmak ardınca olun” diye buyurdu. Kur’ân’da da “Allah’a ibadet edin, ona hiçbir şeyi ortak koşma­yın; ana babanıza, hısımlarınıza, yetimlere, miskinlere, yakın komşulara, görüştüklerinize, yolculara, köle ve cariyelerinize iyilik ediniz: Şüphesiz Allah kibirli ve övünen kimseleri sev­mez” (Nisa Sûresi – 36) buyruldu.

Hoca Mes’ud şöyle söyler:

Şiir
Elin altındaki kimselerin işini görürsen,
Zaman da senin elinden tutar.

El altındakilerin işini gözet ve ihtiyaçlarını gider;
Bil ki zamanın eli sana üstündür.

   Padişahın çok çok buyurduğu, nimetlendirme, cömert­lik, iyilik, insaf, adaletle hareket etme, ihsanda bulunma ve güler yüz gösterme, değer verip üstün tutma, saklama, sulh içinde tutma, koruma ve bekleme gibi hususlar padişahlığın mürüvvetinden olup; akraba, eş dost ve yakınlarını ziyaret et­mek gibidir. İşte bunlar memleketin devamını ve kararlılığını sağlayan çivilerdir.

Beyit
Sultanın işi adalet ve çok çok verme, cömertlik olursa;
Onun mülkü devamlı ve sebatta olur.

   Hepsini en doğru bilen Allah’tır. Ama padişahın üçüncü hâli kendisi ile Allah arasındadır. Bundaki adalet padişahın içini dışını, görünüşünü gizliliğini Allah-u Taâlâ’nın yüce zatı karşısında aynı tutması gerekir.

Beyit
Allah ile için dışın bir olduğu zaman
Sana adalet kazanılmış ve çok verilmiş olur.

   Saltanat ve memleket için kemer kuşağını doğrulukla beline bağlaman gerekir. Şu şekilde padişah kendini ve memleketi Hak için korumalı ve Allah’ı ve memleketi kendisi için istememeli. Ne yazık ki her adalet buraya gelmez.

Beyit
Ey gönül yemek gerçi yaşamak ve hayat sürmek için ise de;
Yaşamanın yemek için olmadığım iyi bil.

   Yani sen ve varlıklar Allah-u Taâlâ içindir. Lâkin Hak var­lık senin için değildir. Sonra Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem ihsan için: “İhsan se­nin Allah’ı görür gibi ona tapınman gerekir; sen onu görme­sen de o seni görür” buyurmuştur. Şiirde şöyle der…

Beyit
Allah’a onu gözünle görür gibi ibâdet et;
Sen onu görmezsin fakat o seni görür.

   Sonra padişahların ibadeti nafile namaz kılmak, oruç tutmak, çok çok Kur’ân okumak, çok zaman halka görünmeyip bir köşeye çekilmek, halvette olmak değildir. Bu durumda insanların işleri geri kalır, baskı ve zulüm sorulmaz ve ihtiyaç sahipleri mahrum kalırlar ve acze düşüp başları döner. Padişah, ülkenin sulh içinde olmasından, fitneye düşmemesinden, habersiz olup feragat göstermemeli, Tebaayı ve güçsüzleri zulüm sahiplerinin elinde bırakmamalıdır. Bunun zıddı olursa, bütün günahlardan fazla günah işlemiş olur. İşte padişahların kulluğu ve ibadeti, farzları ve sünnetleri edâ ettiğinden sonra her bir hizmetlinin ve birlikte bulunduğu kimselerin, çoluk çocuğunun ve sülâlesinin işlerini, ilgilerini yerli yerince yapıp, yüzünü ül­kenin ihtiyaçlarına yöneltmelidir. Şehirlilerin ve ülkedeki kim­selerin hallerinden haberdâr olmalıdır. Müslümanların ve Müslümanlığın haklarını kesin olarak görüp gözetmeli ve taviz vermemelidir. Hak Taâlâ Hazretlerinin kullarına ve padişahlı­ğın hükümlerine, Allah’ı görür gibi sahip çıkıp ona göre iş işlemelidir. Her yaptığını Allah’ın emrine göre yapmalı, kendisini yani tabiatını, huyunu ve isteklerini kısaca nefsini de bulaştırmamalıdır. İşte sonunda her biri ona, Hak Taâlâ yoluna git­mek ve kurbet(Allah’a yakınlık) konağına ulaşmak için bir ayak yakın olmalıdır.

Beyit
Adaletli padişah her iki âlemi de bir tutar;
Akıllı kişi de her üç menzilde bir,
Ölçüp biçer ve kendini gözden geçirir.

   “Yakınlara yardım etmekle emreder” (Nahl Sûresi – 90) İşte bu hal ve tavır da, göz açıp yumuncaya kadar hizmete de­vam eden padişahın sıla-i rahmidir. Şair bununla ilgili şunu söyler…

Şiir
Eşiğinden yüzünü döndürmemi diler ve gitmemi istersen;
Senin başın için bu mümkün değildir.
Yaratılmışların sırını anlamak için kendini feda etmişsen,
Kutluluklara ulaşacaksın, bahtın açılacak;
Ey gönül aşka kul köle kesildinse sen sultan olacaksın.

   Görünüşteki geçici padişahlık için kendine ve memleke­tine ucub ve kibir gözü ile bakmamalıdır. Zaten Kur’ân’da “Ey Mekkeliler, Rabbinizden çekininiz; babanın çocuğa, çocuğun babasına yardım edemeyeceği o günden korkunuz, Allah’ın va’di gerçektir, artık dünya hayatı sizi aldatmasın, azdırıcı şeytan da yoldan çıkarmasın” (Lokman Sûresi – 33) buyrulmuştur. Bu ucub ve kibir Firavun gibi olmaktır. Firavun “Mı­sır padişahlığı benim değil midir? Ayrıca bu ırmak altımdan geçer…” (Zuhruf Sûresi – 51) demiştir. Bu beyitlerden haber­siz olmamak gerekir…

Şiir
Sana padişah derler bunu baht açıklığı sanma;
Sana taht verilmiştir, o taht ve padişahlık senin değildir,
geçicidir.
Gerçek kutluluk duası kabul olan o kişinindir;
İzzet ve hürmet de Allah’ı bilen ve onu hatırdan
çıkarmayanındır.

   Gerçek padişahın âcizlik ve zavallılık ve gönül kırıklığı ile devamlı olarak kulluk eşiğinde hizmette bulunması, sonra da bu beyitleri okuması gerekir…

Sonuçsuz, sonu olmayan padişahlarda sakın devamlılık ve
şöhret var sanma, onlar geçicidir.
Gerçek padişah diye ülkesine yokluk ulaşmayana derler.
Sen Hakkın karşısında devamlı elif harfi gibi dur da;
Allah’tan başkasına başını eğip yoldan çıkanlardan olma.
O zenginlik sahibi Hak dergâhının önünde başkasına el uzatmak
Hatadan başka bir şey değildir.
Sonu gelmez bütünlük ve büyüklüğü görüp dururken,
Külden cüze dönüp bakmak vebalden başka bir şey değildir.

   Kısaca söylemek gerekir ise Mahmud’un padişahlığına bakıp güvenmemeli ve zamanının Ayaz’ı olmalıdır. Zaman za­man âcizlik bakışı ile giyeceğine ve çarığına bakıp eski günlerini hatırlamalı. Kendinin de bu dünyaya hangi âcizlik ve güçsüzlükle geldiğini düşünmelidir.

Şiir
Eğer Gazneli Mahmud çalışıp, gayretle Allah’a niyazda bulunup yalvarmasaydı padişah olmazdı.
Veziri Ayaz da hep nazlansa idi; hiç seçilmişlerden olup, hükümdara yaklaşabilir miydi?


Şeyhoğlu Sadrüddin Mustafa, Kenzü’l-Kübera ve Mehekkü’l-Ulemâ/Büyüklerin Hazinesi Âlimlerin Mihenktaşı, Haz. Prof. Dr. Kemal Yavuz, İstanbul: Büyüyenay yayınları, 2013

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir