İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

RÜZGÂR GÜLLERİ

Allah bu âlemi, kendisine ibâdet etmesi için yarattığı “insan”a musahhar kılmıştır. Bunun neticesi, âdemoğlunun yaratılışındaki gâyeye bağlı kaldığı müddetçe, bütün dünyevî nimetlerden meşrû bir sûrette istifâde etmesidir. Aslında bütün canlı varlıkların meydana getirdikleri semereler, kendileri veya nesillerinin idâmesi içindir. Böyle olduğu halde, Cenâb-ı Hak onlara bu nimetlerden kendi zatî gâyelerini gerçekleştirmeye kifâyet edecek miktardan fazlasını bahşetmiştir. Bu sebepledir ki; insanlar canlı cansız bütün varlıklardan çeşitli sûretlerde istifâde ettikleri halde, bu durum asla onların nesillerinin yok olmasını intac etmez. Üstelik yaratılış gâyesine sâdık kalan insan, bu âlemin zineti ve süsü kabûl olunduğundan, başka varlıkların semerelerinden istifâde kendisine meşrû’ kılınmıştır. Hattâ denilebilir ki; nasıl insanın “mi’rac”ı ibâdetlerin en özü ve mütekâmili olan “namaz”la gerçekleşiyorsa, maddenin “mi’rac”ı da gerçek bir mü’minin vücûduna dâhil olmasıdır. Bu düşüncenin ışığı altında bakıldığında, herşeyin “insan için”, onu rûhen ve bedenen saâdet ve selâmete ulaştırmak için olduğunu söyliyebiliriz. İslâm’ın insana ve onu ihâta eden eşyaya bakışı işte budur. Varlıkların en şereflisi ve mütekâmili kabûl olunan insan, yaratılışındaki bu yüceliği en ziyâde “inkâr” ve “nefs” bataklığına sürüklenmekle kaybeder. O feci bir süfliyyete sürüklenmekten kurtarılamadığı takdirde içtimâî nizâm adına kendisine ne tatbik etseniz boştur. Dünya’nın en iyi kaanun ve usûllerinin şahsiyet zaaflarıyla malûl bir beşerî topluluk elinde hiçbir müsbet netice tevlid etmiyeceği âşikârdır. Aksine “insan unsuru” sağlamsa, en kötü bir içtimâî nizâm içinde bile, milletlerin yüz akı olan ideal davranışlara ve şahsiyyetlere rastlamak mümkündür.  Türkiyemizin, asırlardan beri tevâli eden maddî ve mânevî kayıplarının başında, -bilhassa seçkinlerinin- mâruz kaldığı dehşeti bir şahsiyet ve karakter zaafı gelir. Hakikaten bu yönden, inandığı ideal kıymet hükümlerinin mer’iyyet ve galebesi için, canını seve seve vermekten içtinâb etmiyen “devletlû”lardan günümüzün büyük ünvan ve iddialı nice küçük adamlarına kadar, her merhalede biraz daha gerilediğimiz meydandadır. Yakın tarihimizi dolduran şahsiyyetlerin pek çoğunun hayat mâcerâları doğru bir sûrette ortaya konulduğu takdirde, onların devir devir hâkim şahsiyyet ve fikirlerine göre birbirinden çok farklı hüviyetler göstermiş oldukları acı bir gerçek hâlinde ortaya çıkar. Bunlar bir değil, belki “bin şahsiyyet”lidirler. Âdetâ bir “maske galerisi”ne sahiptirler. Devre göre birini çıkarır, diğerini takarlar. Böyleleri “rüzgâr gülleri”ne benzerler. Vecheleri daimâ kuvvetten yana dönüktür. Rüzgâr ne taraftan eserse o tarafa meylederler.

   Bu tiplerin galerisinde mevcud olan maskelerin çokluğu meşhur sihirbaz Zati Sungur’u bile mebhût eder. Denilebilir ki, devrimiz bir “rüzgâr gülleri” devridir. Ama sonuna yaklaşmış olan bir devir…


Kadir Mısıroğlu, Âşıklar Ölmez!.., Sebil Yayınevi, 1994, s.124-125

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir