İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

SAHİPLERİ DE ÖYLEYDİ…

Seyyid Abdülhakîm Efendi, dine, millete ve insanlığa yapmış oldukları hizmetler sebebiyle Osmanlı Hânedanı’na çok bağlıydı. “Bir gün yeğeni Cemal Efendi’nin evinden dönüyorlardı. Süleymaniye Câmi’inin Haliç tarafındaki duvarının altından geçerken, nedimleri Şâkir Efendi, Abdülhakîm Efendi’ye, “Efendim, baksanıza, ne muazzam ve haşmetli bir duvar!” demiş; Abdülhakîm Efendi de cevaben: “Sahipleri de öyle idi!” buyurmuştur. Hâbil Bey anlattı: “Bir defasında da Osmanlıların hizmetlerini anlattılar. Osmanlı sultanlarının hizmeti tâbiîne yetişir mi?, diye sual edildi. ‘Daha çoktur’ [Yani sahâbeden sonra gelir.] buyurdular”. 

   Hilmi Işık Efendi anlattı: “Efendi Hazretleri buyurdu ki, ‘Osmanlı padişahları dindar insanlar idi. Dini muhafaza ettiler. Dinin direği idiler. Sultan Hamid hal’ olununcaya kadar böyledir. Tabiî hepsinin hizmeti aynı derecede değildir. Sultan Fâtih, Sultan Selim, Sultan Süleyman, satvet [ezici güç] ve kudret devirlerinde hüküm sürdüler. Hepsinin yardımcıları ve etraflarında iyi insanlar vardı. Sultan Selim’in yanında İbni kemal vardı. Sultan Süleyman’ın yanında Ebussuud Efendi vardı. Onun için kolay hizmet ettiler. Sultan Abdülhamid ve Sultan Vahîdeddin zamanında ise bu satvet ve kudretten eser kalmamıştı. Üstelik hiç yardımcıları yoktu. Çevrelerinde iyi adam kalmamıştı. Onun için bunların büyüklüğü anlaşılamadı. Zor şartlarda, yoklukta hizmet etmek daha kıymetlidir. Binaenaleyh sultanların en büyüğü Sultan II. Abdülhamid ve Sultan Vahîdeddin Hân’dır. Buna rağmen, bu zorluklar içinde çok hizmet ettiler. Eğer Sultan Hamîd’in etrafında iyi insanlar olsaydı, hepsinden daha fazla hizmet edecek kapasite vardı. Hazret-i Ömer şu anda dünyayı teşrif etse, kırk sene halîfelik yapsa, bütün Ümmet-i Muhammed ona tâbi’ olup yardım etse, Cennetmekân Abdülhamid Hân’ın zamanını geri getiremezler. Yani o zamanki dindarlığı geri getiremezler. Sultan Hamîd’e kadar İslâm sertâc idi [baş üzerinde tutulurdu, kıymet verilirdi]. Sonra düşmeğe başladı. Ondan sonra yazılan kitaplar, hatta konulan mezar taşları bile şâyân-ı itimad değildir.1 Sultan Vahîdeddin, uzun zaman tahtta kalsaydı, Sultan Abdülhamid’den daha üstün olacaktı. Çünki o, fıkıh âlimiydi.2

Sultan 6. Mehmed Vahîdeddin…

   Bir gün dergâhta Efendi Hazretleri’nin huzurunda idim. Seyyid Fehim hazretlerinin oğlu Ma’sum Efendi ziyarete gelmişti. Otururken Osmanlı padişahlarından bahis açıldı. Ma’sum Efendi, ‘Abdülhamid Han Hakkın mağfiretine kavuştu’ dedi. Efendi Hazretleri ‘Hepsi o kadar mı?’ buyurdu. Ma’sum Efendi, ‘Bundan büyük hangi nimet olur?’ deyince, Efendi Hazretleri buyurdu ki: ‘Ondan büyük şu olur ki, O kabrine konduğu andan itibaren Arş-ı a’zamdan kabrine nurdan bir sütun inmekte, onu ihâta etmektedir’ buyurdu. Efendi Hazretleri, Abdülhamid Han’ın kabrinin önünden geçerken, ‘Esselâmü aleyke yâ melike’l-âdil ve rahmetüllahi ve berekâtüh’ [Allah’ın selâm, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun ey âdil hükümdar!] diye selâm verirdi.”

   Seyyid Emin Garbi Arvas, Necib Fâzıl’dan naklen anlattı: “Efendi Hazretleri’ne geldiğim ilk günlerde zamanın modasına uygun olarak Sultan Abdülhamid’e muhalif idim. Bir gün Efendi Hazretleri’nin sohbetinde Sultan Hamid’den bahsedildi. Efendi Hazretleri bu padişahı çok övdü ve bana dönerek, ‘Onun bu üstünlüklerini hakkıyla yazan çıkmadı. Belki siz yapabilirsiniz Necib Bey!’ buyurdu. Bu söze çok şaşırdım. Sonradan bu işaret üzerine Ulu Hakan kitabını kaleme aldım.”3

Sultan 5. Mehmed Reşad’ın türbesi, Eyüb Sultan

   Hilmi Işık Efendi anlattı: Efendi Hazretleri, “İslâmiyetin iki hâmisi vardı. Zâhirini [dışını] Osmanlılar, bâtınını da [içini] Nakşî büyükleri muhafaza ettiler. Onun için bazıları bu ikisine düşmandırlar” buyururdu. Bir defasında da, “Bu milletin çektikleri, Sultan Aziz’e yapılanların cezasıdır. Sultan Hamid’e daha sıra gelmedi” buyurdular. Birgün Efendi Hazretleri ile Eyüp Sultan Câmii’nden çıktık. Mezarlıkların arasından Sultan Reşad Türbesi’nin önünden geçtik. Türbeyi ziyaret ettikten sonra Efendi Hazretleri elindeki bastonla sandukaya işaret ederek, “Aah, aah! Senin de çok kabahatin var! Senin de çok kabahatin var!” buyurarak, bu mülâyim padişahın, İttihatçılar elinde âdetâ kukla olmasından dolayı serzenişte bulundular.


Ekrem Buğra Ekinci, Hayatı ve Hâtıralarıyla Seyyid Abdülhakîm Arvâsî, Arı Sanat Yayınevi, 2016, s.106-108
1-Sultan Hamid zamanında, tab edilecek her kitap, dine, ahlâka ve ilme muvafık olup olmadığı cihetinden zamanın âlimlerinin hazır bulunduğu Maarif Encümeni tarafından tedkik edilir; ruhsat verilenler basılırdı. Meşrutiyet ilan edilince, bu usul kaldırıldı. Onun için Abdülhakîm Efendi, "1324/1908'den sonra yazılan din kitapları, hatta mezar taşları bile muteber değildir. Bu kitaplardan, ancak muteber kitaplardan mehaz gösterenlere itibar edilir" buyurmuştur.
2-Sultan Vahîdeddin'in, bilhassa fıkıh, yani İslâm hukukuna vâkıf olduğu bilinmektedir. Mâbeyn kâtibi Ali Fuad Türkgeldi'nin Görüp İşittiklerim adlı eserinin 205-206. sahifelerinde buna delâlet eden satırlar vardır. Şehzâdeliğinde gizli gizli Fâtih medresesine devam etmiş; zamanın ulemasının ders ve sohbetlerinde hazır bulunmuştur. Hatta Hanefî âlimlerinden Şürünbülâlî'nin Merâkiyyü'l-Felâh hâşiyesi adlı eserini Türkçe'ye terceme edip, Ni'met-i İslâm adıyla neşrettiği rivâyet olunur. Bu kitaba, mevkii itibariyle kendi ismini koyamamış; Arapça hocası olan Maarif Encümeni âzâsı Hacı Zihni Efendi'nin ismiyle tab edilmiştir.
3-Necib Fâzıl Bey de şöyle anlatıyor: "Sultan İkinci Abdülhamid'in nasıl bir insan olduğunu kendilerinden [Abdülhakîm Efendi'den] öğrendim; sonra 1939'da hocayken Maarif Vekili Hasan Âli Yücel'in Tanzimatın yüzüncü yılı münasebetiyle Dil Kurumu hesabına bana yazdırdığı "Namık Kemâl" isimli eser zaviyesinden tetkiklerimi derinleştirince, hakikati bizzat gördüm. Dediklerine, elifi elifine uygun... Muazzam bir kerâmet daha... Ve bu dâvâyı Türkiye'de ilk defa ortaya atan ve attıran muharrir olmak haysiyetini kazandım." Necib Fâzıl, O ve Ben, s.210.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir