İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

SOVYETLER ZAMANI TÜRKİSTAN’DA İSLÂM

Türklük olmadan İslâm’a hizmet etmemiz mümkün değildir. İslâm’ı bütün millet karşıma dikilse, kanaatimi açık açık söylerim. İslâm’ı Arap dünyasına bırakamayız. Eğer İslâm’a hizmet etmek istiyorsak Arapları fersah fersah gerilerde bırakacak bir tavır içerisinde olmalıyız.

Yavuz Bülent Bâkiler

“Not:Yavuz hocanın Türkistan Türkistan isimli eserinden aldığımız aşağıdaki satılar, uçakta tanıştığı Cuma adındaki bir Ahıska Türkü ile musâhabesidir. Başlığını sonradan eklediğimiz mezkûr yazıyı; 1980’lerde ziyaret ettiği, o zamanlar SSCB içinde yer alan Türk vatanlarını ve soydaşlarımızı bir nebze olsun anlamak adına istifâdenize arz ediyorum.


“Sen Allah’a inanıyor musun Cuma Efendi?”

   “Vişşş! O nasıl söz Yağuz Ağa! Allah’a da inanıyerim, Peygamber’e de, Kitab’a da! Elhamdülillah hepimiz Müslümanıh! Başımız gıbleye bağlı.”

   “Peki çocuklarınıza mekteplerde İslâmiyet’i öğretiyorlar mı? Din dersleri var mı?”

   Başını sağa sola sallayarak göğsünün bütün nefesini birden boşalttı.

   “Yohhh!”

   “Câmileriniz açık mı? Cemaatle namaz kılabiliyor musunuz?”

   “İstalin (Stalin) zamanında bütün câmileri kitlediler, yıhdılar. Simde bir câmimiz var! Ona da şükür diyerih! Vallah billah o İstalin çok zâlim bir gavur idi. Bizden de çoh öldürdi. Urus’dan da! Urus da sevmiyer o gavuri. Her tarafda daşdan, demirden putlarını yere vurdular. Diyerler ki tek putu, yalağuz Gürcistan’da galmiş. O da, gendi torpağı olduğu için. Gorbegor olsun! Gorunda tik otursun!”

   “Peki, memleketinizde bir Kur’ân-ı Kerîm’in bir otomobil kadar kıymetli olduğunu söylüyorlar doğru mu?”

   “Doğrudür! Ben Türkiye’den gendime bir Kelâm-ı Gadim aldım. Bir de ağabeyime aldım. Sardım sarmaladım bavuluma göydüm. Allah vere de bir şey demiyeler. Bizim gomşulardan biri bıldır Türkiye’ye geldiğinde gendine bir Gur’ân almış bir naylon torbanın içine göyüp küçük bir tenekenin dibine bırahmış. Üstünü petek bali ile doldurmiş. Canbul’a getirmiş. Gur’ân’ı naylon torbasından çıhardi. Gonu gomşu o eve tökildih (toplandık). Kitab’ı, yüzümüze gözümüze süriyer öpüyerdik.”

   Sonra kulağıma yaklaşarak kısık bir sesle devam etti:

   “Vallah billah elimden gelse, elli bin “Kitab” götürür idim. Bir gün içinde gapışılır idi. Bir teki bile galmaz idi.”

   “Peki namazı kim öğretiyor size?”

   “Atadan, babadan göriyerih! İhtiyarlarımız da evlerde öğretiyerler cahallara (gençlere).”

   “Namaz kılan çok mu Canbul’da?”

   “Gocalar (yaşlılar) eyidür. Cahallara gulah asma. Tarlayı sürmesen, tohum atmasan mahsul verir mi? Orucu otuz gün tutiyerler. Ayahlarından biri çuhura girende, namaza duriyerler. Bizim orda câmilerde gocalar (yaşlılar) çoh, cahallar (gençler) az!

   Gördüm ki, sizde de cahallar çoh, gocalar az. Maşallah dedim, Müslümanlıh Türkiye’de! Ne gözel iş!

   Cahallıhda nefis, pençesi guvvetli bir aslana benzer! İhtiyarlıhta nefis, sıçandan (fareden) bile gaçan bir pişik (kedi). İşte yiğit odur ki, pençesi guvvetli aslana gem vursun!.. Tüyü tökülmüş, gözi kor (kör) olmuş pişiğe gem vursan ne olacah; vurmasan ne olacah, değil mi?”

   Elimi birkaç defa omuzuna vurarak, “Doğru söylüyorsun.” dedim. Cuma, arif bir insan sadeliği içerisinde anlatmaya devam etti…


Yavuz Bülent Bâkiler, Türkistan Türkistan, İstanbul: Yakın Plan Yayınları, 2018, s.59-60

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir