İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Şu Dünya’nın

O zamanlar talebeye yardım elini uzatan sadece bir tek teşekkül vardı: İlim Yayma Cemiyeti. O da sırf imam hatiplilere yardım ederdi. 1957 yılında bu cemiyet mensuplarını biraz da üniversitelilere yardım etmeleri hususunda ikna etmek istemiş, bu maksadla kalkıp Sirkeci, Beşinci Vakıf Han’daki merkezlerine gitmiştim. Orada reis Rahmi Köseoğlu’nun gelmesini bekleyen başkaları da vardı. İdâre hey’etinde olan merhum Dr. İsmail Niyazi Bey, reis gelene kadar müracaatleri dinliyordu. Kendisini yakınen tanırdım. Meşhur “Amentü Şerhi”ni yazan Numan Kurtulmuş’un oğlu olan merhum veli tabiatlı ve fedâkâr bir Müslümandı. O’na derdimi anlattım ve ezcümle dedim ki:

   “Siz sırf imam-hatiplilere yardım ediyorsunuz. Edin, fakat üniversitede de Müslüman gençlerimiz var. Biraz da bunlara el atsanız daha çabuk meyve alırsınız. Öyle gençlerimiz var ki; maddî imkânsızlıklardan dolayı tahsillerini yarıda bırakmak mecburiyetinde kalıyorlar… Halbuki bunlar, bir iki yıl sonra hâkim, avukat veya doktor olacaklar! Muhtaç Müslüman genç sadece imam-hatipte yok ya!..”

   Dr. İsmail Niyazi Bey, dedi ki:

   “Kadir Bey!.. Bu gayet tehlikeli bir iş! Biz ne şartlar altındayız, bilmiyorsunuz. Geçen sene bir Müslüman bize zekâtını verdi. Onu usûlen önce fakir bir talebeye verdirip ona da cemiyete hibe ettirdik. Defterimize şu muâmeleyi “devr-i şer’îsi yapılarak îrâd kaydedildi” tarzında bir ibâre ile kayıt düştük diye bir müfettiş:

   “Siz şeriat hükümlerini tatbik ediyorsunuz!” diyerek bizi mahkemeye verdi. Güç belâ berâet ettik! Üniversite talebelerine yardım etsek, bizi derhal kapatırlar! Sizden rica ederim, bize böyle bir teklif getirdiğinizden bile dışarıda kimseye bahsetmeyiniz!..”

   İşte dinî hizmetlerde koşmanın şartları o zaman bu kadar ağırdı. Bu hikâyenin devamı da var. Hadi, onu da anlatayım:

   Bizler böyle beklerken, reis Rahmi Köseoğlu geldi. Yerine geçip oturdu. Bekleyenlere şöyle bir nazar atfettikten sonra -âdeta- bir azarlama üslûbu ile:

   “Bunlar ne bekliyorlar?!” diye sordu.

   Dr. İsmail Niyazi Bey, her zamanki çelebi haliyle:

   “Efendim, her birinin ayrı bir isteği var. Sizi beklediler…” dedi. Aramızda Mısırlı, Ezher Üniversitesi talebeleri kıyafetinde “bakar kör” bir zât vardı. Otuz yaşlarında gözüküyordu. Birden O’na hitap ederek:

   “Meselâ sen hoca efendi!.. Ne istiyorsun?! Yardım falan istiyorsan paramız yok!” dedi.

   Sesinde, sözlerindeki kalabalığı da aşan bir huşunet (sertlik) vardı. Hoca kılıklı, gür sakallı zât:

   “Hayır” dedi. “Benim yardım falan istediğim yok. Elhamdülillah her şeyim var. Ben Ezher Üniversitesi’nde okuyorum, izinli olarak memleketim olan Konya’ya geldim. Çeşitli câmîlerde va’z ettim. Zülfüyâre dokunmuşum, bir müddet hapsolundum. Şimdi yurt dışına çıkmama müsaade etmiyorlar. Halbuki ben, bakar körüm. Gözlerim hiç görmez. Acaba gözlerimi tedâvi ettirmek bahanesiyle delâlet buyursanız, yurt dışına çıkıp tahsilimi tamamlıyabilirim miyim? Size bunun için geldim…” dedi.

   Reis Rahmi Köseoğlu, tereciye tere satmaya başladı:

   “Ne diye zülfüyâre dokunan konuşmalar yapıyorsun?! Cenâb-ı Hak, nefsinizi tehlikeye atmayın, buyurmuyor mu?!” deyince muhatabı:

   “Reis Beyefendi. Ben amâ bir insanım. Benim için dışarısı ile hapishanenin ne farkı var!? Bu şartlarda ben de rejimin takibinden korkup hakikati ifâde etmezsem bunu kimden bekliyelim!” diye karşılık verdi.

   Rahmi Köseoğlu, tehlikeye girmemek lüzûmu üzerinde daha pek çok söz söyleyip muhatabının hareket tarzını tenkide devam edince, o zât:

   “Beyefendi, bendeniz acaba yanlış bir yere mi geldim?! Burası, memleketimizde din adamı yetişmesi için gayret sarfeden İlim Yayma Cemiyeti değil mi?!. Siz de bu cemiyetin muhterem başkanı Rahmi Köseoğlu değil misiniz?..” dedi.

   Başkan hışımla:

   “Evet, öyledir!.. Ne demek istiyorsun?!”

   Adam kemâl-i nezâketle tane tane şu sözleri söyleyip, ayağa kalktı ve gitti:

   “Beyefendi!.. Bugüne kadar gözlerimin görmemesinden müteessirdim. Bundan sonra, bundan büyük bir bahtiyarlık duyacağım. Şu Dünya’nın ne câzip oyuncakları varmış ki, böyle bir cemiyetin başında bulunan sizin gibi bir zât bile beni hapse düşmekten ihtizâr etmeye (çekinmeye) dâvet ediyor!.. Kim bilir benim de gözlerim görse, ben de sizler gibi bu oyuncaklara bağlanıp, hak ve hakikati terennüm etmenin riskinden kaçıp rahat bir hayat geçirmek gâyesi peşinden koşacaktım. Teşekkür ederim. Sizden hiçbir talebim yoktur!..”

   Bu sahneye şâhid olunca, ben de isteğimi reis Rahmi Köseoğlu’na anlatmaktan vaz geçtim ve O’nunla birlikte orayı terk ettim.


Kadir Mısıroğlu, Geçmiş Günü Elerken, Sebil Yayınevi, 2015, c.2, s.57-59

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir