İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

TARİHÎ MEFÂHİRİ YENİDEN YAŞAMAK

Topaç, alt ucundaki sivri bir çivi üstünde döner. Topacı tarihe teşbih ederseniz, çivi o tarihin mirasçısı, yaşayan nesildir. İslâm – Türk tarihi, bizim neslin omuzuna yüklenmiş mukaddes bir yük gibidir. Bu tarihî emânetlere mirasçı olan bizim neslimizin omuzları üstünde, mukaddes mirasın mes’uliyeti de vardır. Her geçen gün, mukaddes bir değerinin bir parçasını kaybeden şu içtimaî varlık içinde, “mes’uliyet” hissimizi kaybetmedikse, bu tarihî emânetin gerçek değerini bilmek, hissetmek ve bu tarih şuurunun ebediyen yaşatılması için bütün imkânlarımızla seferber olmak mecburiyetindeyiz.

   Tarih, sadece geçmişte yaşanmış ve şu ânımıza tesiri olmayan kuru ve basit hâtıralar zinciri değildir. Nefes aldığımız her ânımızda, aynı zamanda tarihî yaşadığımız, bir sâniye sonra tarihe intikal edecek bir hâli yaşadığımızı unutmayalım. Bir ânlık gafleti hoş görmeyen İslâm inancının, her an uyanık ve şuurlu bir tarih dokuyucusu olmamızı temin eden üstün disiplin ruhuna hayran kalmamak mümkün mü? Her şey, bir ânlık hâle bağlıdır. Şu anda mes’elelerimizden habersiz ve gafil isek, tarihin saat tıkırtıları içinde işleyen hâtıra dünyasına bir gaflet lekesi daha düşürdük demektir.

   Bir milletin, tarihi ile övünmesi onun en tabiî sosyal – psikolojik hakkıdır. Ancak, bütün övgü unsurlarını sosyal hâfızanın derinliklerindeki hâtıralardan alan ve fakat o tarihin övgü unsurları ile tezad teşkil eden süfli bir toplum hayatına kendi kendini mahkûm eden milletlerin tarihleri ile övünmek hakkı olamaz. Zira, övündükleri tarih içinde, övgü unsurları, o milletin bugünkü süflî hayatı ile tezad teşkil ediyorsa, o millet bugünkü süflî hayatı tercih etmekle tarihine ihânet etmiştir.

   Övünmesi gereksiz ve samimiyetsiz bir tutum olur. Övündükleri tarihin övgü unsurlarını takdir hisleri ile övünüyorlarsa, o unsurları yeniden yaşamak arzusuna sahip olmaları gerekir. Bu arzuya topyekûn sahip oldukları halde, tarihî mefâhiri yeniden yaşamak gücüne de sahip iseler, yaşamak hamlesini gerçekleştirmemekle ya mürailik yapıyorlar, yahud korkunç bir ahmaklık içindedirler. Tarihî mefâhiri yeniden yaşamak gücüne sahip değil iseler, ya işgal ve istilâ altındadırlar yahut o millet, millî ruhunu terketmiş bir “içtimaî mevtâ”dır. Bitmiştir, tükenmiştir, yıkılmıştır. Ama aslında biten, tükenen, yıkılan millette tarihî mefâhir hissi de sönmüş olacağından bu son ihtimal zayıf bir ihtimaldir.

   O millet, işgal ve istilâ altında ise ve gerçekten tarihî mefâhiri yeniden yaşamak arzusu, bir millî ideal gibi ruhları yakıyorsa, o milletten korkulur. Eğer işgal ve istilâya isyan gücü varsa o milletten gerçekten korkulur. Zaten bu durumdaki bir toplumun ilk mukaddes vazifesi, tarihî mefâhiri kitapların ve hâtıraların arasında kurutulan bir çiçek veya böcek koleksiyonu gibi saklamak değil, tarihi yeniden yaşamak, an be an yeniden yaşamak, tarihi diriltmek, tarihle birlikte dirilmektir.

   Her nesil, bir sonraki nesle bir şeyler emânet bırakır ve geçer. Bizim devraldığımız tarihî yük, gerçekten çok mes’uliyetli ve çok büyüktür. Biz, İslâm – Türk medeniyeti tarihinin altın ve elmas pırıltılarını sönük bırakan bir mânâ pırıltısını yeniden yaşamak ve yaşatmak vazifesini devraldık. Bu mukaddes emânet, topacın çiviye yüklenip, çivi üstünde dönmesi gibi, bizim neslin omuzuna yüklenmiştir. Bizim nesil dönderecektir bu tarih topacını. Biz istesek de istemesek de bu yük ötelerden yüklenmiştir omuzumuza. Ya bu tarihî mefâhiri yaşayıp, yaşatacağız, yahud tarihine ihânet etmiş bir nesiller zinciri içinde, biz de lânetle anılacağız.


Mustafa Yazgan, Mukaddes Dava, İstanbul: Sebil Yayınevi, 1978, s.154-156

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir