İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

TEKNOLOJİ

   “Gutenberg matbaayı buldu da ne oldu?” şeklinde ters bir soru hemen herkese şaşırtıcı, yadırgatıcı gelebilir, lâkin böyle bir sorudan hareketle şu teknoloji meselesinin mahiyetine dair farklı bir bakış, hiç de fena olmayacak…

   Teknoloji denen şey (ki burada insan unsuruyla arasındaki ilişkiler bazında paralel değerlendirmeler yapmak istiyorum) beşeriyetin iptidasıyla birlikte var olan ve mütemadiyen gelişen bir fenomen olmakla haddizatında varlık dünyasının bir vazgeçilmezi.

   İhtiyaçlarla gelişen, geliştikçe ihtiyaçları artıran yapısıyla kaçanılmaz bir ilm-i alet.

   Alem-i mevcudattaki ilahi düzen muktezasınca; vakti saati gelince, zaman ve mekan şartlarına bağlı olarak insanoğlunun keşfetmek durumunda olduğu, hayat kolaylaştırıcı ve geliştirici araçlar şeklinde anladığımız “teknoloji”, yaratılmış sebepler aleminin şubelerinden bir şube aslında (En basit bir şaklabanlığın bile, “yaratmak” fiiliyle dillendirilmesi ne kadar da moda oldu şu günlerde. Sesi, dili, nefesi, demiri, ateşi, atomu, nötronu, zekayı vs. kendileri “yaratmış gibi” (haşa), aptalca bir böbürlenme. Bu da ayrı bir mevzu, her neyse).

   Böyle bir tariften sonra baştaki soruyla ne demek istediğime dönecek olursak.

  Maddi anlamda bağımsızlığına, hürriyetine fevkalade düşkün biri olarak evvala; insanı kendine bağımlı kılan, özgürlük alanını daraltan özelliği sebebiyle şu teknoloji hazretlerine (!) mesafeliyim. Elektrikler gidince felç olan gün­delik hayat, telefonlar kesilince içine düşülen yalnızlığı, vasıtalar bozulunca ortada kalakalmışlığı bir düşünün… Ve bütün alternatifleri iptal eden dayatıcılığına bir bakın. Şu kuşatılmışlığın farklı izahları da vardır elbet, ama ben böyle algılıyorum…

  Saniyen, mutluluğun peşinde bir fani olarak onun; karmaşık, kaotik, kompleks yapısını da çok soğuk buluyorum. Bütün o dağdağalı yapısı içinde, insanî parantezin darlığı; hayatımızın merkezine oturttuğumuz kapsama alanı içinde, yaşamaktan murad edilen latif unsurlara pek fazla yer bırakmaması yeterince ürkütücü değil mi?..

   Ayrıca, bu kendisinden muaf olunamayan “olgu” hayatımızın akışı içinde müthiş dominant.

  O “belirlenen” olmaktan çıkmış artık bir “belirleyen”… Yeme içme giyim kuşam gezme çalışma vs. gibi hayati tüm faaliyetler onun kalıpları içinde oluşan bir düzene göre şekilleniyor. İyi ama bunun ne kötülüğü olabilir diye bir itiraza elbet cevaplarım var.

  Bir kere hayattan maksadın ne olduğunu tespit etmek lazım. Yaradılışımızın gayesine girmeden, sadece basit anlamda dünyevi mentaliteden hareketle özetleyecek olursak, maksat “mutluluk” değil mi? Öyle ya da böyle, MUTLULUK… Yani en temel ihtiyaçların kahrolmadan karşılandığı; kavgasız, gürültüsüz, çor çocuk sağlıklı, huzurlu, madden ve manen seviyeli bir hayat sürmek.

   Peygamberimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-; “Kişinin serveti; yediği, içtiği, giydiği; yedirdiği, içirdiği ve giydirdiğidir” buyurmuş. Gerisi hamallık…

   Bir sinek peşinde kırk pike yapan, hızını alamayıp sağa sola çarparak hayatını riske eden kırlangıcın nasibi de bir lokma, ağını örüp sinekleri ayağına getiren örümceğin de…

  Bu yaklaşım; “bir lokma bir hırka” felsefesine bir vurgu değil, biraz fıtrat biraz tercih meselesi olmakla birlikte, hayata amansız abanan beşeriyetin temel paradoksuna dikkat çekmek… Doğuştan mutluluğa programlı insanın, ömrün sınırlı macerasında, asılla fasih karıştırıp, ölçüyü kaçırmasına işaret etmek sadece… Bu amansız abanışı kamçılayan, insanı mutluluğa kavuşturacakmış zehabına kaptırıp heva ve hevesini tahrik etmede çok güçlü bir faktör olan teknoloji olgusu, beşer tarihine bakıldığında geliştikçe mut­suzluğu artıran bir unsur olarak karşımıza çıkıyor.

Medeniyetimizin abideleri, insanlığı müşterek bir noktada, aynı ve lakin kuvvetli bir cazibede buluşturabiliyor. Peki günün insanı başını kaldırarak; bakıp-görüp, müşahede ve tefekkür edebiliyor mu? Tac Mahal, Hindistan.

   UNESCO’nun dünya çapında gerçekleştirdiği bu meyandaki bir araştırma tam da tezimi doğrular mahiyette sonuçlar verdi. Farklı ülkelerde mutluluğu baz alarak yapılan bir araştırmada insanlara şöyle bir soru tevcih edilmiş: “Mutlu musunuz?”

  Bu suale verilen “Evet kendimi mutlu hissediyorum”, cevabının, nüfusa oran itibariyle en çok alındığı ülke bilin bakalım neresi? Dünyanın en fakir ülkelerinden Bengladeş… Kendini mutsuz hissedenlerin sayıca en yüksek seviyede olduğu ülkeler skalasını ise teknolojik olarak gelişmiş olanları teşkil etmiş. Hele ülkemiz ilk başlarda.

  Sadede gelecek olursak; tezim o ki, teknolojik gelişme insan için olsa bile, beşeriyete huzuru, mutluluğu getirmemiş, getirmiyor da… Atomun keşfi, insanlık için umut vadedici bulunmuştu ama o, canlılar için topyekün bir imha aracı olarak kullanıldı ve halen emperyalist histeri hayatı onunla tehdit ediyor…

   Matbaa da öyle.

  O da bilgiyi geniş kitlelere taşıyıp, dünyanın maddi-manevi seviyesini yükseltmede işe yarayacaktı. Filhakika öyle de oldu. “Bilgi” yaygınlaştıkça çoğaldı. Lâkin bu gelişme, insanoğlunun mutluluğuna ne denli hizmet etti? Bilginin hayra kullanımı söz konusuysa ne ala (Teknoloji de öyle)… Maalesef vakıa bu değil. Salt bilgi çoğaldıkça bilinenler artıyor, bilinenler arttıkça bilinmeyenler de artıyor.

   Bu durum beşer ihtirasını bir dipsiz kuyuya doğru pompalamakla nefis gözünü karartıp, gönül gözünü kapatıyor…

   Ultra modern matbaalarda her gün yüz milyonlarca basılıp dağıtılan gazeteler, tüm insanlık için şans olarak görülüyordu. Halbuki bu iş yaygınlaştıkça sömürü arttı. Çatışmalar yayıldı. Kaos evlerimize taşındı. Bu yolla nice yollar kesildi. Nicelerine ne yollar açıldı…

   Bizim kültürümüze ait müthiş bir tespite göre “Bazı şeyler vardır ki şüyûu vukûundan beterdir”.

  Oysa matbaa ürünü evrakı perişan, radyo-televizyon ürünü işitsel-görsel frekanslar, bilgisayar ürünü internet furyası, bize her gün şüyûu vukûundan beter şeyleri taşımıyorlar mı? Moralimizi, akıl sağlığımızı, huzurumuzu, beden ruh dengemizi bombalamıyorlar mı? Toplum mühendislerinin cemiyetleri aldatmaları, uyutmaları, bu medyatik illüzyon vasıtalarıyla gerçekleştirilmiyor mu?

   Bir büyüğümden dinlemiştim. Ellili yıllarda gazete çıkarmaya karar verdiklerinde, görüşüne önem verdikleri bir zata danışmışlar. O da “Şu gazete denen şey dinimizce haram olan dedikodu, gıybet söz taşıma, ispiyon ve mahremi ihlalin yazılısı değil mi? Üstelik her gün…” demiş ve kestirip atmış. Haliyle etkilenip gazete işinden vazgeçmişler.

   Zaman aktıkça teknolojik gelişme hızını artırıyor, o hızlandıkça zaman da hızlanıyor. Ve bu döngü aslında stres denen mutsuzluk virüsünü ruhumuza bulaştırmaktan başka bir işe yaramıyor.

  Tüm bu mülahazadan sonra sakın ola, bir tarihçi-siyaset bilimci olarak zamanın tarih tünelinde kalmış olduğum şeklinde bir intiba uyandırmış olmayayım. Tam aksine, teknolojinin alanımızla ilgili-ilgisiz tüm “nimetieri”nden(!) üst düzey faydalananlardanım. Ekibim de öyle. Bu biraz meslekî mecburiyetten, biraz da bu çağın insanı olmak talihsizliğinden.

  Bütün bu hasbıhalden muradım, “teknoloji” olgusunun insani zemine ne getirip ne götürdüğünün kendi zaviyemden bir bilançosunu çıkarmaktan ibaretti. Mutlak mutluluğa bedel olsa da, nimeti külfetine menafii mazarratına değmese de, oyuncak gibi görünüp oynayanı oyuncaklaştırsa da o bir fenomen, hayatımızın vazgeçilmezi…

   Tabi ki, mutluluğu yakalamanın kırk türlü yolu varsa, en basit, en sade ve insanî olanını tercih etmenin daha az yorucu olduğu bir gerçek.

   Ama “çağdaş”(!) insanlar olarak bu şansımızı galiba kaybettik.


Mehmet Fatih Can, Tarih ve Düşünce, S.62., 2006, s.10-11

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir