İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

TÜRKLER ve GÖRGÜ

   Türk ve Osmanlı-Türk medeniyetleri saygı hem de merhamet temellidir. Yaşça büyüğe, rütbeliye, bürokrata, devlet adamlarına, gâzilere, şehidlere, yatırlara, şairlere, ediplere, sanatkârlara ve de komşulara karşı kesintisiz saygı beslendiği görülür. İyi ve kötü günlerde inanılmaz bir yakınlaşma oluşuverir; düğünlerde, ölümlerde kimse yalnız bırakılmaz, sevincin ve kederin içtenlikle paylaşılması komşuları, mahalleliyi âdeta akraba kılardı. İzan ile irfan güzelliği, insanımızı genç yaşlarda olgunlaştıran temel ögelerdendi.

   Hasta komşuların da hastası, düğün mahallelinin de düğünü gibi algılanırdı. Çoğu yörede her komşu, pişirdiği yemekten birer sahan da iki üç yakınına gönderir ve akşamları her sofrada birkaç çeşit yemek görülürdü. Bu konuda bilhassa çıkmaz sokaklarda oturanlar örnek teşkil ederdi desek yanılmayız. Köy ve kasabalardaki imece geleneği şehir çıkmazlarında düğün dernek zamanı aynen yaşatılır, dahası, o şirin mekânlarda güngörmüş yaşlılar örnek alınır, çocuklar birlikte sahiplenilir ve edepli bir ömür sürülürdü.

   Bir hatırlatma:

   Türk insanı gözünde misafir kutsaldı “Misafir kendi bereketiyle gelir” inancı öylesine yaygındı ki, uzunca süre misafirsiz kalmak hiç de iyiye yorumlanmazdı. Vakıflar Baş Müdürlüğü’nde çalışan iç mimar Armağan Tekin Bey bir gün olanca şaşkınlığı ile şu olayı anlatmıştı: 1960’larda bir arkadaşı ile Burdur-Antalya arası Toroslarında geziniyorken ve yorucu bir yamacı henüz tırmanmışken karşılarında yaşlıca bir Yörük kadını görürler. Kadın, iki genci görür görmez ellerini açar ve duaya durur, sonra elleriyle yüzünü sıvazlar. Armağan Bey merak içindedir, sormadan edemez:

   “Hayrola anam, o duanın sebebi neydi?”

Cevaba bakınız:

   “Yüce Yaradan bugün bana iki misafir gönderdi. Ben şükretmeyeyim de kimler etsin?”

   İşte bu hâl; yoksul, cahil, ama fevkalâde görgülü bir Yörük kadınının iz’anını işaretler. O öyle görmüş, öyle bilmiştir. Bin yıllardır, ta Orta Asya’dan beri süregelen töre; Horasan’ı, Anadolu’yu aşmış, Toros Dağları’nın kervan geçmez yamaçlarında çiçeklenmiştir.

   Bu satırların yazarı su içmeyi bir köylüden öğrenmiştir. Demişti ki:

   “Hoca, su öyle içilmez.”

   “Ya nasıl içilir?”

   “Bir kere sağ elle içilir. İkincisi, bardak üç parmakla kavranır, küçük ve yüzük parmakları bardağın dibine yapışık olur. Böylece bardak düşmez, kaza olmaz.

   Bu dersten sonra hep dikkat ettim, bizim insanımız gerçekten zarif. Hâlâ o çiçeklenişten izler taşıyor. Çorbasına, yemeğine misafirden önce başlamıyor ve misafirden evvel yemeğini bitirmiyor. Bir yere, ziyarete, yeni ev edinenlere, düğün tebrikine “Eli boş” gitmiyor. Bir evin merdivenini çıkarken önde duruyor, ola ki evin yaramaz çocuğu veya aceleci bir hayta apar topar inebilir. Hanımını koruyor. Merdiven inerken gene hanımı arkaya alıyor. Ayağı kayar, düşer müşerse kendisine tutunsun.

   Sonra; gittiği yerde öte beriyi karıştırmıyor, evin işleyişine müdahale etmiyor. Belki, daha da önemlisi övünmeyi ayıp sayıyor. Modernitenin bozup dağıttığı yeni insanın Anadolu adamı ve kadınından öğrenecekleri olduğu inancındayım. Onlar övünmez. Evinden hâlâ “Fakirhane” diye söz eder. Yoksulluğunu da, rahatlığını da konu olmaktan uzakta tutar. En önemli mevkide bile bulunsalar, çocuklarından “Bizim yaramaz oğlan, bizim huysuz kız” diye söz eder.

   Hiç övünmeyen bir kültür…

   Acısını, sevincini fazla belli etmeyen bir tavır…

   Bu manzara Batılı düşünürleri hayli şaşırtmış olmalı ki 20’nci yüzyıl başlarında bizi tanıyan kimileri şu hükümde birleşiyor: “Türkler aşırı sevinmez ve aşırı üzülmez.”

   Yürek burkacak, belki de o “Kimilerini” dehşete düşürecek bir örnek. Çanakkale Savaşı sırasında oğlu için gelen acı habere karşı bir Türk babanın duruşunu dinleyiniz:

   “Gâzilik haberin beklerken yavrum
    Şehitlik müjdesi geldi. Eyvallah”

   Bu duruş tüm görgülerin ötesinde ve üzerindedir ve tamamen bize has bir edep, abidevî bir dayanma gücüdür.

   Bu güç şunca zamandır yıkılamıyor.

   Minik bir anekdotla sabır konusuna da yer verelim. Türk sanatkârları hüsn-i hatt sevgisini, aşk ve sabrı feryat ettirecek ölçüde yüceltmiş, asırlarca da zirvelerde tutmayı başarmıştır.

   Her hattat devamlı çalışmak (meşk etmek) zorundadır. Yazı ve kompozisyon mükemmelliği için çoğu üsdat sağ eliyle en küçük bir ağırlığı (bir demet maydanozu) bile taşımaz; kamış, el, bilek ve dirsek dengesini kat’iyyen bozmazdı.

   Çırak ve kalfalığı yirmi yıla yakın bir zaman isteyen bu san’at para ile öğretilmez ama icâzet (yani diploma) da kolay kazanılamazdı. Bazı hattatların şöyle dediği rivayet edilir:

   “Cumartesi günleri çizdiğim Elif’i kırk yıl da geçse tanırım.”

   Niye? Çünkü cuma günleri tatildir, üstad o gün dinlenecektir. Gel gelelim bu bir güncük meşk eksikliği bile ertesi gün çizeceği Elif’in, o basit gibi görünen düz çizginin kalitesinde zerre miktar da olsa bir acemilik fark edilecektir. Kim tarafından? Elbette sadece kendisi tarafından…

   Denilebilir ki, hep allı pullu satırlar okuduk. Hiç mi ayıplı bir yanımız yoktu? Söz gelimi dilencilik meselesi görmezlikten mi geliniyor? Hayır efendim… Avrupa’da ve Arap dünyasında dilencilik bir meslek iken Osmanlı Türkü dilenmeyi iki türlü ayıp sayıyordu. Bir, dilencinin kendi ayıbı. İki, o şahsı dilenme raddelerine getiren çevrenin ayıbı. Bu çifte ayıptır ki, Anadolu ve Rumeli coğrafyasında adeta dilenciliği sıfır seviyesine indirmiştir.

   Görgüye bakınız…

   Zaten her şehirde ve kasabalarda çokça rastlanan imarethaneler açlığın ve yoksulluğun sıkı takipçisi idiler.

   Dileyen herkese günde üç öğün aş ve ekmek dağıtan bu ünitelere rağmen gene de dilenme zaafına düşenlere ise derhal bir iş bulunur, mahallelinin kusuru sayılan dilencinin geçimi sağlanırdı. Herhangi bir yerde o yöre insanından tek bir kişinin bile dilenmeye kalkışması, o semtteki, kazadaki varlıklılar için şerefsizlik addedilirdi.

   Osmanlı Türkü öylesine onurluydu ki, muhtaç olmayanların imarethanelerden yararlandığı görülmemiştir.

   Şahidimiz sadaka taşlarıdır.

   Çoğu caminin sapa bir köşesinde duran masa ölçeğindeki bu taşlar üzerine sahibi belli olmayan akçeler bırakılır, küçük keseler konurdu. İhtiyacı olanlar varıp, ihtiyacı kadar miktarı alır, günü geldiğinde, durumu elverdiğinde o da aynı yere akçeler bırakırdı. Veya uzun süre kimin koyup kimin aldığı belli olmayan bu uygulama yüzünden gönlünü hoş tutar, başı eğik gezmezdi.

   Bu sadaka taşlarından birine Eyüp Sultan Camii yakınlarında rastlayabilirsiniz.


Gürbüz Azak, Bütün Sırlarıyla Türkler, İstanbul: Babıali Kültür Yayıncılığı, 2009, s.55-58

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir