İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

VİRANELERDEKİ HAZİNELER

Petrarca’nın Roma’nın yıkıntıları arasından Latinceyi keşfederek bir dünyaya anlamını hatırlatması süreci çok ilham vericidir. Selçuklu-Osmanlı devirleri medeniyetimiz tarihinde, Türk çatısı altında, evrensel bir tarihî süreci temsilimizin adıdır. Bu yapı İslâm’ın anlam dünyası yanında, Türk kültürünün dinamikleri ve buna ek beytü’l-hikme tecrübesiyle tevarüs olunan insanlığın medeniyet zemininde teşekkül etmiş bir büyük yapı, birlik ve bütünlük mefhumunun resmiydi. Osmanlıdan sonra sömürgeciler tarafından kültür ve medeniyet dünyamız adeta başımıza yıkıldı. Olgunluk çağı sonrası bunayan bir insan gibi çocukluk çağımıza dönüverdik. Akabinde Cumhuriyet buna karşı küllerinden doğma gayretimiz.

   Batı için İslâm/Doğu bir ötekidir. Zamansal açıdan, mekân boyutuyla ve mefhum olarak hep uzağında gördüğü bir yabancıdır.

   Osmanlı yıkıldıktan sonra enkazının hala bombalanıyor olması nedendir? Bu enkazda var olmaya çalışan, kendini arayan toplumların yıkıntılar arasında bulmasından korkulan bir şey mi vardır?

   Ya bu bombardımana iştirak eden yerlilere ne demeli?

Mostar Köprüsü defalarca bombalanmış, nihayetinde yıkmışlardı…

   Yabancılaşma dönemleri, bünyenin hastalanmasına benzer. İnsan vücudu nasıl direnç mekanizmalarıyla hastalığa direnirse toplumlarda yabancılaşmaya kültürleri ile karşı dururlar. Bu hem bedene hem de hafızaya iyi gelir; bunamanın tesirlerinden kurtulmak ve unutkanlıkları aşmak için en önemli imkânlardan birisi dile dair yadigârlarımızdır. Kutsal kitabımız başta olmak üzere tüm geçmişe dair anlam dünyamızı bize ulaştıran yazılı ve sözlü dil hazinelerimiz, vaki yıkıntının içinde meknuzdur. Coğrafyamızın sürekli siyasi kaos ve bombardıman altında tutulması nasıl bir travmayı sürdürme iradesiyse, kültürel saldırılar da aynı cepheden atılan diğer bombalardır. Direnç kırıldıkça teslimiyet kolaylaşacaktır.

   Latince içinden, antik yıkıntılar arasından kendi Rönesansını bulan Batı, Roma’ya dair hayallerini yeniden yaşamaya başladı. Lingua frankası olan Latince üzerinden farklı yerlerde aynı düşünce ve anlam etrafından birleşmeye başladı. Adeta kendi “Babil Kulesi”ni yeniden inşaya başladı. Kültürü canlandı ve medeniyeti teknoloji üreterek yeniden yerel tarihin ötesinde “evrensel tarih” yapacak güçte dinamizmi yaşamaya başladı.

   Bugün Müslümanına bu malumat ne anlatır bilinmez? Yemen’de çocuklar açlıktan ölürken ne idüğü belirsiz kavgalarda yok olan bir medeniyetin ahlak ve irfan yoksunu mirasçıları için teslimiyet ve taklit tek çıkar yol olacaktır!

Yemen…

   Geçmişin sisleri arasında aydınlıklarımız… Bosnalı Sudî (ö. 1596/7) burada hatıra gelen bir şahsiyet. Osmanlı dünyasında yaşayan, hâlâ çok saygın Türkçe Hafız şerhi yazan bu şahsın eğitim hayatına göz gezdirirsek bile çok ilham verici bir bütünlük göze çarpar:

   “İlk eğitimini muhtemelen Foça’da aldıktan sonra Saraybosna’ya gitti. Şerh-i Gülistân’ındaki kayıtlardan öğrenim hayatının bir kısmının burada geçtiği anlaşılmaktadır. Daha sonra İstanbul’a geçerek yükseköğrenimini tamamladı. Öğreniminin ardından kısa bir süre Erzurum’a ve oradan Diyarbekir’e gitti. Bu sırada yirmi beş yaşlarında olduğu tahmin edilen Sûdî, Diyarbekir’de Molla Muslihuddîn-i Lârî’nin derslerine katıldı. Ardından Dımaşk’a geçerek Halîm-i Şirvânî’den Gülistân’ı okudu, Sabûhî-i Bedahşî ve Hüseyn-i Hârizmî’nin derslerine devam etti. Bağdat, Kûfe ve Necef’te birkaç yıl kalıp tahsilini sürdürdü. Bu dönemde hac farîzasını da ifa edip İstanbul’a döndü. (Muhammed Aruçi, DİA, c. 37, s. 466)

   Türkçe, Arapça ve Farsça öğrenen bir Boşnak Osmanlı dünyasında Farsça’nın İslâmî dönem en zirve eserlerinden birine şerh yazacak düzeye gelmiştir. Dil bizi nasıl bir millet haline getiriyor bunu düşünmek noktasında Sudî değerli bir örnektir. Müşterek kültürümüz dil üzerinden Sudî örneğiyle böylece bir vatan haline geliverir. İşte evrensel/cihanşümul bir tarih yapmak böyle bir şeydir. Sudî’nin eğitim için gezdiği yerler bugün birbirimize cepheden baktığımız mekânlar oldu! Bosna’da Sırplar neden öncelikle Milli Kütüphaneyi yaktılar? Bombalar düştükçe yıkıntılar arasındaki malzeme keşfedileceği günü tehire devam ediyor.

   Hayat içinde Sudî gibi müşterekler var iken ayrılıklar da tabii olarak vardır. Esas olan bunları aşabilen bir alışkanlığa ve kültüre sahip olmaktır. Mesnevî’de meşhur bir hikâye vardır: “Dilleri farklı dört  kişi arkadaş olmuştu. Bunlardan biri İranlı, biri Rum, biri Arap, biri de Türk’tü. Bu dört arkadaş, birlikte geziyorlardı. Paraları da yoktu. Adamın biri bunlara biraz para verdi. “Bu para ile ne istiyorsanız alın.” dedi. İranlı olan dedi ki: “Bu parayla ‘engür’ alalım.” Arap ona itiraz etti: “Ben ‘engür’ istemem, ‘ineb’ alalım.” dedi. Türk ise: “Olmaz, ben ‘ineb’ istemem, ‘üzüm’ isterim.” dedi. Rum olan da: “Bırakın bu lafları…” dedi. “Bu para ile ‘istafil’ alalım.” Böylece bu dört arkadaş birbirleriyle çekişmeye, dövüşmeye başladılar. Çünkü birbirinin söylediklerinin anlamından haberleri yoktu. Onlar, ne alınacağını tartışırken yanlarına bu dört dili de bilen birisi geldi. Bu arkadaşların tartışmalarına tanık oldu: “Ne yapıyorsunuz, kavganın sebebi nedir?” diye sordu. İçlerinden birisi durumu anlattı. Dil bilen adam: “Be hey ahmaklar, zaten hepiniz aynı şeyden bahsediyorsunuz. ‘Engür’ Farsça’da ‘üzüm’ demektir, ‘ineb’ Arapça’da, ‘istafil’ ise Rumca’da aynı anlama gelir. Niye kavga ediyorsunuz ki, hepiniz aynı şeyi istiyorsunuz işte.

   İşte halimizi anlatan bir dil yadigârı. Yıkıntılarımız arasından bize çok şey söylüyor. Lakin biz o yıkıntıları bombalayanlarla beraber menfaat peşine düştüğümüzden beri kültür ve dil varlığımızı bize hatırlatamaz olan birer tefrika vasıtası olmaktan başka bir işe yaramıyorlar.

   Mefhumumuzun bütünlük ve birlik içinde yeniden kendisini bulacağı ilk yer dildir. Mefkûresini yani fikri müktesebatını mefhuma yani anlama intikal ettirerek mevcudiyeti korumak muhtemeldir. Latincedeki anlam tuğlalarından yeni bir dünya kuran Avrupa’yı bir de bu bakışla düşünelim. Hani şu kriterlerini iktisap ederek kendimizi adam etmeye çalıştığımız Avrupa. Coğrafyamızın yıkıntıları içinde zamanın varisi anlam hazinelerimiz estetik bir bilinçle zamana tercüme edilmeyi bekliyor. Müşterek kelimelerin ortak mefkûre ve mefhuma yani bütünleşen akla ve vicdana vesile olabileceği gerçeğini göz ardı etmemeliyiz.

   Birlik ve bütünlük hayali geçmişten günümüze hala akseden bir hafızanın yansımasıdır. Gecede hissedilen sıcaklık gündüz var olan güneştendir. Selçuklu ve Osmanlı eserleri karşısında yaşadığımız o söze gelmeyen duygu ve coşku bekli de bu bilincinde olmadığımız gerçeğin bizdeki şuursuz yansımasıdır. Meselemiz Mevlânâ meselindeki gibi lafızdaki anlaşamamaya dair basit bir tercüme sorunu mudur? Mefhumlarımızın çatışması söz konusu ise yapılacak olan nedir?  

   Büyük Türkiye bilincimiz Büyük ve Müşterek Türkistan’a doğru genişlediğinde siyasetçiler ve diplomatlarla olmasa da sanatkârlar eliyle bir büyük vatana dönüşemez mi? Ne mi diyorum; bu da başka bir yazıya konu olsun… Petrarca’dan Rönesans aşkına ilham alan ama vakıadaki özü asla göremeyen akıllarımıza Sudî hiçbir şey söylemeyecek midir?

  Vesselam.


Altan Çetin, Viranelerdeki Hazineler (2 Ekim 2018), Yenisöz Gazetesi, http://www.yenisoz.com.tr/viranelerdeki-hazineler-makale-33765 

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir