İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

“VUHUŞ VE TUYUR”A ADANAN İSTANBUL VAKIFLARI

“Türkiye’de her şey insanileşmiş, her katı yumuşamıştır, hayvanlar bile…”
G. de Busbecg

Medeniyetimizin şefkat ve merhamet boyutunun müşahhas ve mücessem abideleri olarak vakıf-hayrat müesseselerimiz, nev’i şahsına münhasır ve hâlâ aşılamamış; hem İslam hukukunun hem tarih hem sanat tarihimizin ilgi alanına giren yönleri ve derinlikli süreç ve katmanları ile son derece zevkli ve mühim bir mevzudur. Ecdadın hayvan sevgisi ve bu muhabbetin neşet ettiği ilahi kaynağın onu sevk ettiği pratiğin serencamını bu yazıda vakıf müessesesi çerçevesinde ele alıyoruz.

İyiliğin Tadı

   Yunus Emre’nin; “Yaradılmışları severiz/Yaradandan ötürü” dizesiyle dört kelimede noktasını koyduğu “Allah rızası mefhumu mucibince cemadat, nebatat, hayvanat ve insanata karşı derin mesuliyet duygusu ve saf fıtrarın merkezi olan vicdanın tahriki neticesi oluşan “infak” duygusu her türlü su-i zandan beridir. Fi’l hakika; Ademoğlu, egosunun hapishanesinde hayvani tarafıyla bir varlıkken; daimi olarak nefsini şart koştuğu “menfaat vakfiyesi”ne, tamamen Yaradan hürmetine ve hür iradesiyle ötekini de kaydettiği an insanlık dairesine dâhil olabilir. Bu meyanda sarf edilen “Annelik hayvani bir duygudur (içgüdüyle ilgili). İnsani olan ötekine yapılan anneliktir” aforizmasına katılmamak mümkün değildir. Öteki dediğimiz ki içine tüm varlık âleminin sakinleri olan mahlûkatı alır; işte bunların maddi manevi kurtuluşunu, huzurunu, afiyetini hedefleyen merhamet, şefkat ve diğergâmlık hassalarının ete kemiğe bürünmüş, kurumsallaşmış tezahüründen ibaret bir müessese ve onun etrafında teşekkül eden derin bir kültürden bahsediyoruz. Öyle bir kültür ki; asırlarca sosyal dokumuzu yara almadan devam ettirmiş, bütün canlılar için güvenli bir atmosfer oluşturmuştur. Böylelikle iyiliğin tadı herkese, her şey tattırılmıştır.

Vakıf Cenneti

   Osmanlılar elinde bu medeniyet, maddesiyle manasıyla zirveye çıkmıştır. O kadar ki; padişahlardan tutun; onların anneleri, eşleri, kızları, erkek çocukları, gelinleri; sadrazamlardan tutun; vezirler, paşalar, şeyhülislamlar, müderrisler ve diğer devlet memurları; zenginlerden tutun, mütevazı gelire sahip sıradan insanlara kadar, kadını erkeği bu hayırda yarışmışlar; akla hayale gelmedik hizmet çeşitliliğine sahip birbirinden ilginç vakıflar kurmuşlardır. Ali Himmet Berki’nin ifadesiyle; “Bu müessesenin İslam toplumlarında ve özellikle tarihimizde kazandığı şahsiyeti, yaygınlığı ayniyle başka hiçbir toplumda görmek bulmak mümkün değildir.”1 Ve yine; “Osmanlı döneminde vakıfların çok daha büyük gelişme gösterdiği; toplumun eğitim, sağlık, bayındırlık, şehircilik ve beledi, askeri, dini; hayvanların korunması, sosyal güvenlik gibi temel ihtiyaçların ötesinde son derece ayrıntılara dönük olanlara bile yönelinmiş; 16. asır Osmanlı toplumunu Batılılar ‘Vakıf cenneti’ tabirini kullanarak tavsif etmişlerdir.”2

Her Yaş Ciğeri Olana

   Türklerin ferdi ve içtimai hayatlarında hiçbir düşünce ve davranış kalıbı yoktur ki müessir olarak arkasında bir ayet, bir hadis ya da “kelam-ı kibar” denilen veli, alim sözü bulunmasın. Tabiatımızı, şahsiyetimizi büyük ölçüde bu ana kaynaklar mayalamıştır. Türk İslam tarihi, arka plan okumaları yapılarak yeniden değerlendirildiğinde tarihi ve medeni kimliğimizin alameti farikaları olan kurumlar, refleksler, tarzlar, yönelişler, düşünce mekaniği; hasılı Türkün kendiyle; eşya ile ve tabiatla kurduğu ilişkiler bütünü farkında ya da bilincinde olunsun olunmasın yukarıda zikrettiğim üç temel kaynakla doğrudan ilişkilidir. Bu ana paradigmanın kendine has bir alt başlığı da “hayvanat” ile “hayrat” ruhu üzerinden kurduğumuz sıkı ve sıcak bağlarla ilgilidir.

   Alman seyyah Hans Dernschwam’ın 1542’de (Kanuni devri) İstanbul’da şahit olduğu şu hadise hassasiyetin boyutlarını göstermesi açısından calib-i dikkattir. “Sadâret Kaymakamı Koca Mehmed Paşa, aşhanenin önünden geçerken odun yüklü güzel bir atın beklediğini görmüş ve atın sahibinin de aynı aşhanede karnını doyurmakla meşgul olduğunu öğrenmişti. Paşa bu vaziyete oldukça sinirlenerek, odunları atın sırtından indirmekle kalmayıp sahibini de cezalandırarak odunları onun üzerine yükletmişti. Odunları, at için aldırdığı bir akçelik kuru otu at yiyene kadar sahibinin üzerinde bekletmişti.”3

Konstantinopolis’de Köpeklere Yer Yoktu…

   Alman seyyahın aktardığı anekdot, elbette masum hayvanların haklarını tespit, taknin ve tatbik etmede ulaşılan seviye ve anlayışa iyi bir örnektir. Filhakika bu hassasiyet nass ve nebevi buyruklardan neşet etmekle birlikte sadece müeyyide korkusundan kaynaklanmamaktadır. Asıl olan ecdadın hayvanlara karşı olan sevgisi; şefkat ve merhametidir. Bu görüşümüzün sayısız delilleri arasından birkaçını; bize ait kaynaklardan ziyade şu fart-ı muhabbete bir türlü anlam veremeyen, kendi dünyalarında yabancısı oldukları bir duygu ve durumu hayretle müşahede edip hararetle kaydeden ecnebi kalemlerden nakledelim.

   Mesela, 1835-1839 yılları arasında Osmanlı’da askeri muallim olarak vazife yapan Prusyalı Feldmareşal Kont Moltke’nin gözlemleri hayli ilginçtir:

   “Türkler hayırseverliklerini hayvanlara karşı bile gösterirler. Üsküdar’da bir kedi hastanesi, Bayezid camiinin avlusunda da güvercinler için bir bakım yeri vardır. Bunlar herhangi bir vakada bilmem hangi haberi Peygamber’in kulağına fısıldamış olan belli bir güvercinin torunlarıdır… Kanatlarını çırpmaları, keyifli keyifli gurultuları ve alacalı kargaşalıkları dille anlatılamaz. Şahsi emniyetlerine güvenleri yüzünden, bu beleşçiler insanın yolundan bile çekilmiyorlar. Bunlar gibi limandaki martılar da insanın kürekle vurup öldürebileceği kadar tasasız ve yüzsüz… Evlerde asla köpek bulunmuyor; fakat sokaklarda bu sahipsiz hayvanlardan binlercesi fırıncıların, kasapların sadakalarıyla ve aynı zamanda kendi emekleriyle yaşıyorlar… Benim çok dikkatimi çeken bir şey de İstanbul sokaklarından atla geçtiğimde, köpekleri daima sokağın ortasında uyur görmem olmuştur. Burada bir köpek bir insanın ya da atın önünden asla çekilmiyor, bunu bilen insanlar ve atlar mümkün olabildiğince köpeğin önünden çekiliyorlar… En sık kalabalıklar içinde bile onların taş kaldırımlar üzerinde kıpırdamadan uyudukları görülüyor…”4

Tanzimat sonrası “amiran” takımında oluşan Batı hayranlığı ve aşağılık kompleksi, sokaklardaki başıboş köpek manzaralarının Batılılar karşısında Türkiye’yi sakil duruma düşüreceği zehabına kapılmalarına yol açmış; neticesi de yukarıda özetlenen felaketleri tevlid etmiştir.

   Sultan III. Mustafa zamanında İstanbul’da bulunan Fransız Baron de Tott’un anıları da renkli satırlarla doludur: “Başkentte tüketilen buğday üzerine korkunç bir tekel uygulayan, fırıncılara buğdayı halktan daha ucuza veren hükümet, buğdayların belirli bir miktarını kumruların beslenmesi için ayırır. Kumru sürüleri Boğaz’ın iki yakasında üstü açık teknelerde taşınan buğdaya hücum ederler. Gemicilerin hiçbiri onların açgözlülüğünü önlemeye kalkışmaz. Hayvanlara sağlanan bu kolaylık, onların çok sayıda, korkusuzca, hatta gemicilerle haşır neşir olacak tarzda kursaklarını doldurmalarını sağlar… Türklerin kedileri koyun ciğeriyle beslemelerini de gezginler benim gibi hayranlıkla kutlamışlardır. Kendilerini bu işe adamış dindar kimseler temin ettikleri ciğeri kedilere dağıtırlar…”5

   Geçtiğimiz Şubat ayında sadece İstanbul’u değil tüm ülkeyi on gün boyunca ekranlara kilitleyen “kuyu” adlı yavru köpeğin, düştüğü derin ve dar kuyudan kurtarılma macerası ve insanımızın bu necatı; “son zamanların en mutluluk verici olayı” olarak tanımlaması, efsaneleşmiş hayvan sevgimizin galiba genetik olduğunu doğruluyor gibidir.

   İtalyan seyyah Edmondo de Amicis’in anlattıkları, özellikle, İstanbul’un sokak köpekleriyle tanışmasının fetihten sonra Sultan Fatih sayesinde gerçekleştiğini vurgulaması bu tezimizin en sağlam teyidlerinden olsa gerektir: “İstanbul, köpeği pek bol olan bir yerdir. Herkes gelir gelmez farkına varır bunun. Köpekler şehrin daha az kalabalık ama birincisinden daha az garip olmayan ikinci halkını meydana getirir. Türklerin köpekleri ne kadar sevip koruduğunu bütün dünya bilir. Bunu; Kuran’ın hayvanlara karşı olmasını da emrettiği merhamet hissiyle mi, yoksa köpeklerin de bazı kuşlar gibi uğurlu olduğunu sandıkları için mi yaptıklarını anlayamadım; belki Peygamber köpekleri sevdiği, belki de Fatih Sultan Mehmed’in Topkapı’da açılan gedikten arkasında bir sürü erkan-ı harp köpekle beraber, şehre muzaffer girmesi yüzündendir. Şu bir vakıadır ki bu hayvanları içten severler. Birçok Türk beslenmeleri için kabarık meblağlar vasiyet eder. Sultan Abdülmecid bunların hepsini Marmara’da bir adaya sürdüğü vakit halk sızlanıp mırıldanmış, köpekler geri dönünce de bayram etmiştir. hükümet hoşnutsuzluk oluşturmamak için bu hayvanları hep rahat bırakmıştır… İstanbul’daki bir sürü köpeğin hiçbirinin sahibi yoktur. Köpeklerin hepsi birden tasması, vazifesi, ismi, meskeni, kanunu olamayan büyük bir serseriler cumhuriyeti teşkil ederler…”6

Köpeklerin Âhı…

   Amicis’in sözünü ettiği Abdülmecid7 devrindeki köpek sürgünü başlı başına bir fenomen hadisedir. İstanbul tarihinde emsali görülmemiş bir vak’a olarak bahse konu sürgün ve akabindeki gelişmelerle ilgili Osmanlı arşivlerinde müstakil eser olacak çapta vesika mevcuttur. Bu sürgünün doğurduğu infial İstanbulluları nümayiş (miting) dahil her türlü sivil tepkiyi göstermeye sevk etmiş ve netice de alınmıştır. Köpeklerin sürgünden dönüşü bir şehrayine dönüştürülmüş, İstanbullular bu vuslatı günlerce kutlamışlardır. Bu olayın akabinde cereyan eden büyük Kırım harbi masum köpeklere reva görülen kötü muameleye bağlanmış, harp boyunca “zavallı köpeklerin ahı tuttu” sözü dillerden düşmemiştir.

   Buna benzer lakin hem daha acımasız hem geri dönüşsüz bir sürgün de İttihat ve Terakki döneminde gerçekleşmiştir. 1910 yılında yaşanan “Hayırsız Ada” vakası tam bir felaket ve İttihatçılar için yüz karası olmuştur. Yaklaşık 80 binden8 fazla sokak köpeği, üç ay boyunca sağdan soldan toplanarak vapurlarla Hayırsız Ada’ya taşınmış; mezkur idarenin estirdiği tedhiş havası sebebiyle halk, Abdülmecid devrindeki gibi ciddi bir tepki de gösterememiş; köpekler açlığa, susuzluğa ve sıcağa yani ölüme terk edilmiştir. Ulumalarının, iniltilerinin, şehrin sahil mahallerinden duyulduğu ve bir müddet sonra sıcaktan, açlıktan ve birbirlerini parçalayarak yemekten telef olan hayvanların acı ulumalarının kesildiği anlatılanlar arasındadır… Bu feci hadiseden iki yıl sonra patlayan meşum Balkan harbi ve felaketi de, ahali tarafından bu katliamın uğursuzluğu ve bedeli olarak kabul edilmiştir.

   Tanzimat sonrası “amiran” takımında oluşan Batı hayranlığı ve aşağılık kompleksi, sokaklardaki başıboş köpek manzaralarının Batılılar karşısında Türkiye’yi sakil duruma düşüreceği zehabına kapılmalarına yol açmış; neticesi de yukarıda özetlenen felaketleri tevlid etmiştir. Fakat ahali henüz bu bozulmanın tesirlerinden beridir. Aslında her alanda kendini gösteren bürokrasi-halk çatışmasına şu köpek sürgünü hadisesi içinden çarpıcı bir örnek, bir anekdot daha nakletmek istiyorum.

   “İttihad ve Terakki devrinde Aksaray Valide camii imamı Kamil efendi bir sabah namazından sonra mihrabda ‘mihrabiye’ okumaktadır. Tam da İttihad Terakki’nin belediye marifetiyle köpekleri itlaf ettiği günlerdir. Camiden içeriye bir köpek girer. İtlaftan kaçmaktadır. Doğruca imamın arkasına saklanır. Kamil efendi köpeği korur, zira ‘camiye giren emniyettedir.’ Ayetine riayet eder. Sonraları köpek hocadan ayrılmaz. Hocanın ömrünün sonlarına doğru gözleri görmez olur. Köpek onun gözü kulağı olur…” (Bu olayı; “bunu da şahidinden na bu kulaklarımla duydum” diyerek tevsik edip nakleden Ekrem Işın beye teşekkür borçluyuz).

   Avusturya İmparatoru II. Rudolf’un elçilik heyeti içinde İstanbul’a gelen Baron Wenceslaw Wratislaw da hayvanlara merhamet ve şefkat bahşetmede ecdadımızın cins, tür ayırmadığına dikkat çekmektedir:

   “…Türkler bu ayak satıcılarından aldıkları yiyecekleri köpekler arasında elden geldiğince eşitlikle dağıtırlar ve bu arada duvarlar üstünde bekleşen kedilerin de paylarını vermeyi unutmazlar. Çünkü dinsel buyrukların dışında kalan bazı boş şeylere tanrı buyruğu gibi değer veren bu insanlar böyle yapmakla; yani kedi köpek, balık, kuş ve tanrının başka canlı ve konuşamayan yarattıklarına yiyecek sadakası vermekle yüce tanrının gözüne gireceklerine inanırlar. Bu inançlarının sonucu olsa gerek yakalanmış kuşları öldürmeyi büyük günah sayarlar ve bunları çeşitli kurtuluş akçesi verir gibi satın alıp azad etmekle yüce tanrının hoşnutluğunu kazanmış olurlar. Balıklar için de sulara ekmek parçası atarlar…” “…Kent sokaklarında şişlere takılı et parçalarının da satıldığı ve bunların bazıları tarafından satım alınarak kümeler halinde uçuşan çaylaklara atıldığı da görülür. Biz de bu et parçalarını kapışmak üzere birbirlerinin üstlerinden uçup yuvarlanmalarını seyredip eğlenirdik.”9 Polonyalı seyyah Simon ise Türkiye seyahatine dair seyahat notlarında; kurtlar vs. gibi vahşi hayvanların kışın açlıktan telef olmamaları için dağlara yiyecek bırakma şartını havi vakıflar bulunduğunu belirtir.10

Kuş Sarayları

   Umum mahlukatı evcil, vahşi ayırt etmeden merhamet dairesine alan bu devr-i kadim beyefendi ve hanımefendileri; sokak hayvanlarını sokaklarda, vahşi hayvanları kendi tabii ortamlarında, ev hayvanlarını da evlerinde koruma ve kollama altına almışlardır. Tab’an özgür fıtrata sahip hayvanları ev, barınak ya da kafes hapishanesine mahkum etmek akıllarına bile gelmemiştir. Kuşlar için özgürce ve emniyet içerisinde yavrulayıp barınabilmeleri için “kuş sarayı” denilen nadide, zarif yuvalar yapmışlardır. Genellikle cami ve külliye duvarlarının yüksek yerlerine kondurulan bu vakıf kuş evleri, mimari üsluplarıyla da birer şaheserdir. Ruh asaletinin de pratiğe akseden veçhesini de son derece ciddiye alan ve “kuş köşkü” tabirini hak edecek sanat formunu yakalayan estetik incelik bu babda son noktadır ve medeniyetimizin yüz akıdır (Esefle kaydedelim ki modern İstanbul’un nesebi gayrı sahih mimari aparatları; ‘site, avm, rezidans, tower(!), otel’ vs. gibi külliyelerinde (!) ise “kuş tuzakları” diyebileceğimiz çivili düzenekler sırıtmaktadır!). Minareleri, yüksek kenarlı kubbeleri, hilal biçimindeki alemleriyle birer selatin camiini andıran ve olağanüstü işçilikleriyle dikkat çeken bu yapıları büyük bir hayranlıkla gözlemleyen, Kanuni devrinde İstanbul’da bir müddet bulunmuş Avusturya Sefiri Busbecq’in, mektuplarında yer alan şu tespit her şeyi özetlemektedir: “Türkiye’de her şey insanileşmiş, her katı yumuşamıştır; hayvanlar bile…”

   Ecdad mezarlarında da bu haslet mücessemdir; çünkü Müslüman kabri, vuhuş ve tuyurun rahatça su içebilmeleri için taşında minik havuzu bulunan mezardır.

   Osmanlılar Doğu’dan göç edip gelmeleri hasebiyle, leyleklere “hacı baba, hacı leylek” gibi isimler vermişlerdir. Göç yolları üzerindeki vilayetlerde bu hayvanların ihtiyaçlarını görmek üzere vakıflar kurmuşlardır. Bu sevimli göçmenlerin yuvaları, nasılsa yine gelip aynı yere konacaklar denilerek muhafaza edilmiş adeta dokunulmazlık kazanmıştır. Eyüb Sultan Camii külliyesinde, hastalık ya da sakatlık sebebiyle katarına katılamayan sakat leyleklere tedavi ve bakım hizmeti veren vakıf asırlarca bu hizmeti yürütmüştür. “…Kışın karda aç kalan kuşlara yem, yollarına devam edemeyen leyleklere ciğer ikram eden hayır sahipleri vardır.”11

   Ahmet Haşim’in, Gurebahane-i Laklakan’ında bahsettiği, Bursa’daki Haffaflar (ayakkabıcılar) çarşısı meydanı da sayısız emsallerinden bir diğeridir: “Bursa’dai Haffafkar Çarşısı’nın ortasında bir meydan var. Bu meydan, malül bazı hayvanların darülacezesidir. Kanadı veya bacağı kırık leylekler, bunamış kargalar, kör veya sağır baykuşlar burada halkın sadakasıyla geçindirilirler. Haffaf esnafının aylıkla tuttuğu belki yüz yaşında; baktığı sakat leylekler kadar amelimanda (aciz) bir ihtiyar, toplanan sadaka parasıyla her gün işkembeler alır, temizler, parçalar ve insan merhametine sığınan bu zavallı kuşlara dağıtır.”

Hayrat’tan Hayvanata Bir Hayat

   İslam tarihinde sırf hayvanlar için vakıf tahsis eden ilk zatın Musul Atabeyi Nureddin Zengi olduğ bilinmektedir. Zengi; yaşlanmış, güçten düşmüş hayvanların zahmetsizce yayılmaları için; daimi olarak otlak kalmak üzere Şam’da geniş bir arazi vakfetmiştir.12

   Ömer Nasuhi Bilmen; muhalled eseri Kamus’unda; “…Ehl-i İslam’ın kalplerindeki lütuf ve keremin, dikkat ve merhametin birer güzide timsali olmak üzere kervansaraylar, hastahaneler, Müslümanların defnedilmesi için hazireler, makbereler; zayıf hayvanların otlayıp beslenmeleri için meralar, çayırlar vakfettikleri”nden mufassal olarak bahsedir.13

   İ. Hakkı Konyalı merhum Üsküdar Tarihi isimli eserinin birinci cildinde; Kanuni’nin kızı Mihrimah Sultan’ın Üsküdar Meydanı’nda Mimar Sinan’a yaptırdığı imaretindeki konaklayanların atları için de “her at başına bir yem sadakası” şart ettiğini bildirmektedir. Mihrimah Sultan Külliyesi’ni inşa eden büyük usta Sinan da, memleketi Ağırnas’da kurduğu vakfiyesine; “…Ve dahi Kayseriyye sancağında Ağırnas nam karyede rızaen-lillahi teala bina eylediği çeşmeyi vakfetti ve mezbur çeşmenin kurbünde tulen 260 zira ve arzan 160 zira arz-ı memlukesini vafketti. Ta ki çeşme-i mezbureye gelen hayvanat orada istirahat ideler…”14 şartını koymuştur.

   Ödemiş’in Nurselli köyünde bir hayırsever olan İbrahim A’nın leylekler için kurduğu vakıf da kurduğu hayrat teşebbüsünün sadece zengin şehir aristokrasisine mahsus bir ayrıcalık olmadığının bir delilidir. 1889 yılında Ödemiş’te kurulmuş olan “Mürselli Hacı İbrahim Ağa Vakfı” çevredeki leyleklerin beslenmesi için vakıf bütçesinden senede 100 kuruş tahsis edilmesini şart koşmuştur: “…ve yine Yeni Câmi-i Şerif-i mezkurda mücavir kalan leyleklerin eklleri (yemeleri) içün senevi 100 guruş virile…”15

Hirreye Fart-ı Mahabbet

   Prof. İsmet Sungur bey “Yedikule surlarında kimsesiz hayvanlara yiyecek verdiğimiz sırada yoldan geçen bir ihtiyar, çocukluğunda Hacı Evhad’ın Yedikule’de vakfettiği Mimar Sinan eseri camide, vakfiyesi uyarınca kedilere her gün kırk takım ciğer dağıtıldığını bize anlatmıştı. Muhammet Vamık Şükrü, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi kütüphanesinde mahfuz bulunan yazıyla sekiz ciltlik el yazması ‘Evkaf-ı Ümem Tarihi’ adlı eserinde şu bilgiyi vermektedir: ‘Hayrat-ı vakfiyenin enva-ı garibesi de vardır. Mesela İstanbul’da Koca Mustafa Paşa’da Şeyh Evhad Tekkesi’ne; şuradan buradan atılmış, bırakılmış kediler için Hureyre-perver (kedi sever) bir sahib-i merhamet günde iki sırık ciğer vakfetmiştir.’…”16 bilgisini vermektedir.

   İstanbul’un çocuk ve hayvan dostu büyük hayırsever hanımlarından Mısırlı Prenses Zeyneb Hanımefendi (Sadrazam Yusuf Kamil Paşa’nın eş, Üsküdar’da adıyla anılan büyük çocuk hastanesinin baniyesi Zeynep Kamil); “…Bir gün Aksaray civarında sokaktan geçerken bir evin önünde bir sürü kedi görür, bunun ne olduğunu sorar; mahalleli:

   “Efendim, bu evde Emine hanım diye fakir bir kadın oturur, kedi sevdiği için ‘kedici Emine hanım’ derler. Bu hayvanlara bakar. Onlar da evinden etrafından ayrılmazlar.

   ‘Bari kadıncağızın kedileri doyuracak parası var mı?’

   ‘Yoktur. Kendisi kıt kanaat geçinir. Fakat kasaplara, salhaneye gider, öteberi toplar, hayvanlara bakar…’

   Zeyneb Hanım kahyasına emreder. Kadına ayda 15 altın tahsis ettirir ve vakıfnamesine de koydurur. Bugün ‘Kedici Emine hanım’ verasesi hala Mısır’ın Zeyneb Hanım vakfından bu parayı alırlar.”17

Sokullu Mehmed Paşa’nın 1574 yılında kurduğu vakfı, özellikle gaziler için at yetiştirilmesini şart koşmasıyla ünlüdür. İstanbul, Anadolu ve Rumeli’de, vakfına ait akar mahiyetindeki çiftliklerde iyi cins savaş atları yetiştirilmesi ve Paşa’nın bu konuyu vakıf hizmeti şeklinde ebedileştirmesi hayranlık uyandırıcıdır

   İstanbul merhamet, zarafet şehridir. Eskiler “Şerefü’l mekan bi’l mekin” (Mekanın şerefi orada oturandan kaynaklanır) demişler… Elbette İstanbul’a bu vasıfları kazandıran sakinleridir, İstanbullularıdır. İstanbul efendisi denilen ve artık nesli neredeyse tükenmiş bulunan bu insanların hayvanlarla kurdukları bağ görülmeye, bilinmeye değer şeylerdendir.

   Bayezid Kütüphane-i Umumisi’nin Osmanlı bakiyyesi son müdür İsmail Saib Sencer merhum da bu neslin numune-i imtisallerindendir. Büyük ve şahsiyetli bir alim kişi olmanın yanı sıra tek başına bir “kedi vakfı” olmakla da maruftur. Şapka inkılabı üzerine vefatı üzerine vefatına kadar hayatını kütüphaneye hapseden ve kendini kitaplara ve kedilere adayan bu son Osmanlı efendisinin vefatı üzerine İbnü’l Emin merhumun kaleme aldığı yazı bir şaheserdir: “…Kedilere gösterdiği merhamet ve şefkat şayan-ı hayret idi. Hukuk-ı kadime münasebetiyle yemeğe davet ettiğim zamanlar müşkil mevkide kalırdı. Benim davetimi reddetmekten sakınırdı. Davetime icabet ederse, kedilere bakmazlar, yemeklerini zamanında vermezler de rahatlarını bozarlar diye endişeye düşerdi. Birkaç defa ramazanda iftar vakti evin kapısına kadar geldiği halde o endişeyle geri döndüğünü muahhıran kendi söylerdi… ‘Sizin meslekiniz kedilere mahsus darü’l acezedir’ derdim… Hizmetinde bulunanlar, maaşının yarısını bu kedilerin boğazına sarfettiğini söylerlerdi…

“Aşıka ta’n etmek olmaz, müpteladır neylesün
Ademe mihr ü mahabbet bir beladır neylesün” beytini

“Saib’e söylenmek olmaz müpteladır neylesün
Hirreye fart-ı mahabbet bir beladır neylesün”

şekline koyarak okurdum, gülerdi; bir yandan da kemal-i mahabbetle kedileri okşardı. Kedilere bu kadar merhametli olan bir ademin, insanlara ne kadar rahim olacağını düşünmeli…”18

Vuhuş ve Tuyur

   Sultan Ahmed Camii’nin banii; Peygamber aşığıİ şair Sultan I. Ahmed’in, birçok vasfına ilaveten sahipsiz hayvanlara karşı merhameti de meşhurdur. Zavallı “vuhuş ve tuyurun” karda kışta aç kalma ihtimalinin huzurunu kaçırdığı bilinen bu gönlü geniş lakin ömrü dar padişah; 1603 yılında, on dört yaşında tahta çıkar çıkmaz, hizmet alanı çok geniş bir vakıf kurmuştur. Vakfiyesindeki hizmet şartlarından biri de çöpe atılan sofra artıklarının, bu iş için istihdam edilecek elemanlar tarafından toplanıp, evcil olmayan hayvanlara ve kuşlara mahallerinde ikram edilmesidir. Böylece, ziyan olup gidecek nimet hayırda değerlendirilmiş olacaktır. Genç Padişah hem israfı önlemeyi hem müsrifleri vebalden kurtarmayı hem de masum hayvanların açlıktan telef olmamalarını yani üç hayrı bir arada düşünmüş olmalıdır. Vakfiyesindeki ilgili kısmın orijinali şöyledir: “…Taamdan baki kalanı yabana atmaya. Vuhuşa (her türlü sokak ve yaban hayvanı) ve tuyura (kuşlara) vermek için kimseler tayin oluna, anlara yevmi… akçe verile…”19

Köpeklere Her Gün Taze Ekmek

   “El Hac” lakabıyla da anılan Mustafa oğlu Hacı Mustafa Peygamber Efendimizin soyundan gelen bir Seyyid’dir. 1778 yılında kurduğu vakıf, özellikle sokak köpeklerine her gün ekmek dağıtılmasını şart koşmaktadır. Ayrıca Rumeli hisarında Kur’an-ı Kerim talim edilen Taş Mektep adıyla maruf medresenin senelik kömür ihtiyacı da vakfın hizmetleri arasındadır: “…ve yine hisar-ı mezkurda külle yevmin otuzar akçalık nan-i aziz (ekmek) iştira olunup (satın alınıp) kullaba (köpeklere) eklettirile ve Rumeli hisarında deryaya karşı vaki Taş Mektep’de teallüm-ü Kur’an eden sıbyanan (çocuklar) için beher sene üç bin akçe kömür bahası verile…”20

Bahadır Gaziler İçin Savaş Atı

   Osmanlı İmparatorluğu’nun zirve döneminin büyük sadrazamı Boşnak asıllı Sokullu Mehmed Paşa, üç padişaha vezir-i azamlık yapmış ve uzun hizmet yıllarında Osmanlı memalikine birçok abide eser kazandırmıştır. Bugünkü sınırlarımız dahilinden bir misal vermek gerekirse Edirne’den Hatay’a kadar uzanan bir hat boyunca beş büyük külliyesi mevcuttur. İstanbul’un Kadırga semtinde bulunan külliyesi Mimar Sinan’ın en ünlü eserleri arasında sayılmaktadır.

   Sokullu Mehmed Paşa’nın 1574 yılında kurduğu vakfı, özellikle gaziler için at yetiştirilmesini şart koşmasıyla ünlüdür. İstanbul, Anadolu ve Rumeli’de, vakfına ait akar mahiyetindeki çiftliklerde iyi cins savaş atları yetiştirilmesi ve Paşa’nın bu konuyu vakıf hizmeti şeklinde ebedileştirmesi hayranlık uyandırıcıdır: “…ve vâkıf-ı müşarünileyh hazretleri şart ettiler ki sabıkan zikrolub fi-sebilillah vakf olunan yundlardan (at sürüleri) hasıl olan atları gurat-ı merih-i guzat-ı müslimin ve kühat-ı ala simat-ı mücahidinden her hangi gazinin atı olmayub küffar-ı bed-tebara gaza etmek için at isteye; re’y-i hakim ve mütevelli ile ol gaziye bir yarar at verile…”21

Güvercinhane

   Hayvan dostu vakıflarımızdan biri de 1707’de kurulmuş olan “Mehmed Bey Vakfı”dır. Mehmed bey; vakfının hizmet şartlarından olarak, vakıf akarı çiftlikte bir güvercinhane yapılmasını ve burada güvercinlerin tüm ihtiyaçlarının karşılanmasını şart koşmuştur: “…Mülkü mevrusum olan çiftliğin dahilinde vaki fevkani iki bab odayı ve sair buyut-i müteferrikayı ve iki yan sofalarını ve bir çardağı ve bir kayyım kıt’a anbarları ve iki fürun ve bir güğercinhane (güvercinhane) ve bi’r-i ma’ ve eşcar-ı müsmire ve gayr-ı müsmireyi şart koştum…”22

Öküzler İçin Tahıl, İpek Böcekleri İçin Dut Yaprağı

   Hüseyin oğlu Ali Paşa tarafından 1565 yılında kurulan “Ali Paşa Vakfı” özellikle tarımda kullanılan hayvanlar için “yulaf ve burçak” gibi tahıl tahsisi ve ipek böceği üretimi ve bunlar için dut yaprağı teminine matuf şartıyla hayli ilginç görünmektedir. Vakfın, Çatalca’ya bağlı bazı köylerde akarat mahiyetindeki çiftliklerinden elde edilen gelirin üçte ikisi vakfa kalacak, üçte biri de çiftliğin işletilmesi mukabilinde 1/3 oranında hissedar kılınan ortaklar arasında paylaştırılacaktır. Bu yönüyle de enteresan olan vakfın vakfiyesinde mündemiç şartlardan anladığımız kadarıyla Ali Paşa Vakfı’nın asıl amacı, üretim ve istihdama yani ekonomiye fi-sebilillah destek olmaktır. Başat istihsal kalemi olarak ipek böcekçiliği seçilmiştir ve vakıf bu alanda uzmanlaşmıştır. İlgili şart vakfiyede şöyle geçer: “Mumaileyh vâkıf; Çatalca kazasının Semen, Tatarlar ve Dündarlar ve Makrihor karyelerindeki mezralarda ekilmek üzre vakfın anbarından ortakların kifayet miktarı mütenevvi hububat almalarını şart eyledi. Şol şart ile ki mezbur mezralarda kain sığırlarla hububatı ekecekler… Hasad zemani geldiği vakit orakcılar tutulacak ve ücretlerinin üçte ikisi vakıf canibinden üçte biri de ortaklar tarafından verilecek; ortaklar biçilen ekinleri harman yerine getirüb temizledikten sonra ve mutad olan resim (vergi) çıkarıldıktan sonra üçte ikisi vakfa ve üçte biri ortaklara aid olmak üzre ortaklarla vakıf arasında taksim olunacak. Alefden ve burçak namile maruf şeyden şeriklere bir habbe verilmeyecek; belki sığırlar içün vakıf canibinde hıfz olunacaktır… ve ipek böceği zemanı geldiği vakit vakfın parası ile böcek tohumu alınarak ipek olasıya kadar böcekler içün gılmanın her gün dut yaprağı getirmelerini… şart kıldı.”23

İyiliğin Rol Modelleri

   Osmanlı Devleti’nde klasik devirde kadıların, Tanzimat sonrası ise Şer’iyye ve Evkaf Nezareti’nin kontrolünde olan vakıf müesseseleri Cumhuriyet’in ilanından sonra, 5 Haziran 1935’te çıkan bir kanunla kurulan Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün sorumluluğuna bağlanmıştır ve bu kurum el’an tarihten devraldığı 26.798 vakfiyenin muazzam maddi manevi zenginliği ve mesuliyetini bünyesinde barındırmaktadır. Hayranlıkla ve zevkle okuyup künhüne vakıf olmaya çalıştığımız vakıflarımızın her birinin, bizim burada çok cüzi örneklemelerle başlıklandırdığımız “hayvanlara dair hizmetleri”, onların hizmet çeşitliliğinin sadece bir tarafını hikâye etmektedir. Yoksa sadece bir vakfın muhtevası ve hizmet çeşitliliği müstakil bir kitap hacmindedir. Bu itibarla İstanbul’da kurulmuş, İstanbul Şer’iyye mahkemelerinde tescil edilmiş 9748 vakfiyenin büyük kısmı “vuhuş-tuyur; böcü-börtü” tabit olunan hayvanatı, ilgi alanının haricinde tutmamıştır. Ecdadtan mevrus takribi otuz bin vakfa dair hem fiziki hem ilmi çalışmalar şükür ki hızla devam etmektedir. Yani bizleri hayrette bırakacak yeni eserler yeni bilgiler yolda demektedir…

   Ez cümle; atalarımız, sevgi ve şefkat halesi içinde; kendinden başkasını yok saymayışın, yüce bir amaca adanmışlığın olgunlaştırdığı bir dünya kurarak “var olmuşlar; el’hak varlık âlemine de bir anlam ve değer katmışlardır.

   Mutluluğun, kırık bir kalbi tamir etmek, kırık bir kanadı sarmak olduğunu bize öğreten “üsve-i hasene” varisi bu insanlar bizim için tek kelimeyle “iyiliğin rol modelleri”dirler.


Mehmed Fatih Can, "VUHUŞ VE TUYUR"A ADANAN İSTANBUL VAKIFLARI, (2017), 1453 İstanbul Kültür ve Sanat Dergisi, S. 27, s.62-72
[1] Ali Himmet Berki; “Vakıfların Hukuk ve Tarih Bakımından Kıymeti”; Vakıflar Dergisi; s.VI; 1965
[2] Turan Yazgan; Görüşler; İstanbul 1977
[3] Hans Dernschwam; İstanbul ve Anadolu’ya Seyahat Günlüğü, ç.; Yaşar Önen; 1992
[4] Helmuth von Moltke; Türkiye’deki Durum ve Olaylar Üzerine Mektuplar; ç. Hayrullah Örs; İş Bankası Kültür y.; İstanbul 1960
[5] Baron de Tott; Memoires sur les Turcs et LesTartares; ç. Mehmet R. Uzmen; Türkler ve Tatarlara Ait Hatıralar; Tercüman 1001 Temel Eser; İstanbul.
[6] Edmondo de Amicis; Constantinopoli; İstanbul; ç. Beynun Akyavaş; Ankara
[7] Amicis 1874’te İstanbul’a geldi. Bahsettiği sürgünün bizatihi şahidi değil. Muhtemelen halk arasında dolaşan rivayete göre yazmış. Daha güçlü rivayet, II. Mahmud devrine ait fakat basında yer alan haber ve bilgilerin halkı galeyana getirmesi üzerine sürgün gerçekleşmedi diyen sağlam kaynaklar var. 1870’de Sultan Abdülaziz devrinde de buna benzer gelişmeler var lakin yine itlaf ve sürgün tam yapılamamış.
[8] 1910 sürgünü için 80 bin köpek rakamı kaynaklarda var ki bu güçlü ihtimal. Fakat itlaf ve sürgünü yapan devrin belediye başkanı Cemil Topuzlu, hatıratında 30 bin rakamını zikrediyor.
[9] Baron Wratislaw’ın Anıları; XVI. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğundan Çizgiler; AD y. 1996
[10] Veysel Akpınar; Batı ve Biz; İstanbul 1977
[11] İ. Hakkı Konyalı; Üsküdar Tarihi; c.1
[12] Abdurrahman Azzam; Ebed, Risalet; ç. H.H. Erdem; İstanbul 1962
[13] Ömer Nasuhi Bilmen; Hukuk-ı İslamiyye ve Istalahat-ı Fıkhiyye Kamusu; c.4
[14] İsmet Sungurbey; Hayvan Hakları; İ.Ü. y.; İstanbul 1992
[15] Tarihte İlginç Vakıflar; VGM y. İstanbul 2012
[16] İsmet Sungurbey; Hayvan Hakları; İ.Ü. y.; İstanbul 1992
[17] Hilmi Yücebaş; Ulunay, Hayatı-Hatıraları-Eserleri; İstanbul 1970
[18] İsmet Sungurbey; Hayvan Hakları; İ.Ü. y.; İstanbul 1992
[19] Sultan I. Ahmed Vakfı Vakfiyesi’nden/Tarihte İlginç Vakıflar; VGM y. İstanbul 2012
[20] El hac, es Seyyid Hacı Mustafa Vakfı Vakfiyesinden/Tarihte İlginç Vakıflar; VGM y. İstanbul 2012
[21] Mehmed Paşa bin Sinan Bey, Sadrazam, Sokullu, Şehid, Tavil, İbrahim Hanzade Vakfı Vakfiyesinden/Tarihte İlginç Vakıflar; VGM y. İstanbul 2012
[22] Mehmed Bey bin İbrahim Bey Vakfı Vakfiyesinden/Tarihte İlginç Vakıflar; VGM y. İstanbul 2012
[23] Ali Paşa bin Hüseyin, Cedid, Semiz, Gedik Vakfı Vakfiyesinden/Tarihte İlginç Vakıflar; VGM y. İstanbul 2012

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir