İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

YA OLACAĞIZ YA ÖLECEĞİZ

İmtihan dünyası bu… Kimi yokluktan, kimi çokluktan imtihan oluyor. “Allah azizleri zelil, zelilleri aziz yapıyor.” “İman ettik diyenler, önceki müminlerin geçtiği yoldan geçiyor”. Dünya Müslümanları Ümmet şuurunu yitirdiğinden beri, zillet rolünü oynuyorlar. Kendi güç birliklerini unutmuşlar, tarihî din düşmanlarının çatıları altına sığınmışlar ve bu sığıntılıktan rahmet umuyorlar. Müslümanlar ellerindeki imkânları kullanamazken, kâfirler bu kullanılamayan kozları kendi kozlarıyla beraber, müminlere karşı kullanıyorlar. Halkı Müslüman hiçbir devlet, gerçek bir istiklâle sahip değil. İslam âleminde dara düşenin gerçek dostu yok. İslâm’ın ezelî ve ebedî düşmanları Müslümanları parsellemişler ve bütün düşmanlıklarını dostluk adına yapıyorlar. Bu sahte dostluklar yüzünden, doğuştan dost olması lazım gelenler birbirlerine düşman kesilmiş ve Müslümanların servetini İslâm düşmanları yiyip tüketiyor. İslâm dünyası sadece petrol servetinden, ABD ve Avrupa’yı geçici bir süre mahrum bırakabilse; belki de cihanda ezilen Müslüman kalmayacak. Artık, büyükbaşlar İslâm petrolü ile Arabi, Türkü, Kürdü birbirine kırdıramayacaklar.  

   Tarihin hiç bir devrinde bu kadar net olmadı İslâm düşmanlarının, Müslümanlara karşı olan barbar tavırları… TV ve diğer haberleşme vasıtaları sayesinde bugün olduğu kadar Yahudi ve Hristiyan zulmünü net müşahade edemedi insanoğlu… Vatanı gasp edilmiş Filistinli Müslümanın kolunun taşla kırılışını seyretti 21. yüzyıla girmek üzere olan insanlık… Boşnak Müslümanın ırz, namus ve canına en şenî Hristiyan tasallutunu da gördü, bilim çağının insanları… Haçlı seferlerinin gerçek yönünü ancak tarihte okumuşlara, en veciz ve müşahhas şekilde öğretti ve öğretiyor iletişim araçları denen şeyler…  

Ecdad yadigarı Mostar Köprüsü Boşnak Müslümanların en mühim vasıta yollarından biriydi. Defalarca bombalanmasına rağmen kullanılmaya devam edilmiş, nihayetinde yıkılmıştı. İptidai imkanlarla geçiş için desteklenen köprünün tamamen yıkılmadan evvel çekilmiş bir fotoğrafı…

   İnsan haklarından yana olduğunu iddia edenler, ülke bütünlüğünden ve toprak dokunulmazlığından dem vuranların çifte standartçı değil, iki yüzlü ve hattâ yirmi iki yüzlü süper münafıklık gösterilerinin halâ farkına varmayan biri kaldı mı? Halâ batılı yamyamları insan hakları savunucusu olarak görebilen körler var mı? Bu mel’anetin Sarı Saltuk’tan ve Osmanlı’dan yani bizden bir intikam alma olduğunu idrak edemeyecek kadar tarih şuurundan mahrum olanlara yazıklar olsun. Bebeği, sabisi, yaşlısı ve kadını ile topyekûn bir ırkî ve dinî hesaplaşmadır bu… Silahsız, masum ve mazlûm milyonların yürek dayanmaz ahvâlini televizyonda seyrederken; yedikleri ve içtikleri boğazlarına düğümlenmeyen taş yürekliler var mı dersiniz? Vahşi Sırp yamyamının bu; din, tarih, ilim, kültür, sanat ve topyekûn insanlık düşmanlığına destek olan ve göz yumanlara da lânetler olsun… İslâmlığını unutup, emperyalist batılının koyduğu sun’î sınırlara bakarak kâfirin safında din kardeşlerine karşı yer alışı; Güvenlik Konseyi kararlarına uyma şeklinde tavsiye edenleri ve halkını böyle uyutanları ise; lanetlemek yeter mi? İran ve Pakistan Bosna-Hersek Müslümanlarına silah yardımı yaparken, cami kapılarında toplanan yardımları yerine ulaştırmayanlara hangi nazarla bakacağız, domuzdan yana mı, Müslümandan yana mı bunlar? 

Elyevm Arakanlı Müslümanlar soykırıma tâbi tutulmaya devam ediyor. Hayatlarını muhafaza gayesiyle hicrete mecbur olan kardeşlerimiz açlık ve sefalete karşı imanları ile mücadele etmeye devam ediyor. Kendilerine esaslı bir şekilde yardım eden tek devlet ise ecdadına yaraşır bir şekilde kardeşlerimizin hamiliğini üstlenen Türkiye oldu…

   Ermeni ve Kürd kışkırtıcılığı yapan, PKK’ya arka çıkan, Müslüman topraklarında uydurduğu 32. ve 36. paralellerin güneyi kuzeyi hikâyeleriyle ve oluşturduğu güvenlik(!) bölgeleriyle tarihî yayılmacı ve sömürgeci politikalarına devam eden, batılı hainlerin oyunlarına ne kadar daha katlanacağız? Dokuz aydır tarihin en şenî ve alçakça katliamına seyirci kalanların, füzelerinin yönünü kendi üslerine doğru çevirdi diye Müslümanların desteğiyle Müslümanlara yönelik hava harekâtı başlatan müttefik haçlıların ve bunların işbirlikçilerinin barışseverlik ve insan hakları savunuculuğu balonlarını ne zaman söndüreceğiz? Azgın ve gözü dönmüş bu emperyalistlerin Somali tezgâhını ne kadar daha yardımseverlik olarak kabul etme hamakatı göstereceğiz? 

B:

   Türkiye ve dünya Müslümanları olarak şu gerçekleri içimize sindirmedikçe, dost görünen bu ezelî ve ebedî düşmanlarımızın şerlerinden ve hilelerinden asla kurtulamayacağımız artık anlaşılmalıdır: 

  • Bizim laiklik sarhoşları hariç, milletlerarası münasebetlerde dünya daima din unsurunu 1. plânda tutmuş ve tutmaktadır. Dolayısıyla gayr-ı müslim dünya, topyekûn Müslümanların düşmanıdır. Biz laikiz, sosyalistiz… deseler bile.. Müslüman ismini taşıdıkça, hüviyetinde dini İslâm’dır yazdıkça herkes bilsin ki, ilk fırsatta gayr-ı müslim dünyanın hedefidir. Nitekim Sırp kasabının doğradıklarının kâhir ekseriyetinin Müslümanlıkla alâkası sadece taşıdığı isim ve nüfus cüzdanındaki İSLÂM kaydıdır. Bulgaristan’ın tehcire zorladıklarının ve soykırıma tâbi tuttuklarının durumları da aynı idi. Kısaca; Müslümanlarla gayr-ı müslimler arasındaki her savaşda olduğu gibi, Bosna-Hersek mezaliminin de itici gücü haçlı ruhudur. 
  • Batılı devlet anlayışı Makyavelizm üzerine bina olunmuştur. Yani kendi çıkarları için herşeyi mübah sayarlar, iki yüzlülük değil çok yüzlülük veya yüzsüzlük onlar için normaldir. Bir taraftan Avrupa Konseyi vasıtasıyla 80 sene öncesinin mezarlarını açtırıp, Ermeni soykırımı yaygarası ile ortalığı karıştırırken, diğer taraftan burnunun dibinde milyonlarca Boşnak Müslümanın soykırımın en fecisine tâbi tutulmasını destekleyecek kadar yüzsüzdürler. Tarihin hiçbir devrinde batılı bizim gerçek dostumuz olmamıştır ve olmayacaktır da… 
  • BM, Avrupa Konseyi, İnsan Hakları… gibi kuruluşlar batı dünyasının çıkarlarını korumak için kurulmuşlardır. Kuruluş gayeleri, karar mekanizmaları ve yaptırımları ile gayr-ı âdildir, peşin hükümlüdür, hak ve hukuk tanımamaktadır. Daha doğrusu savundukları hak ve hukuk anlayışı; kendi hak ve hukuklarının garanti altında tutulması manasına gelmektedir. Öyleyse bunlardan Müslümanların haklarını kollanmasını beklemek akıl ve mantık dışıdır, ayrıca realiteye de aykırıdır. 
  • AET’si ve AT’ı ile açık bir gayr-ı müslim birliğine ve tek devlet olma idealine doğru yol alan batılının karşısında tutunabilecek tek güç ancak ve ancak İslâm Birliğidir. Dünya Müslümanları başlarındaki batı işbirlikçilerini tasfiye edip; Müslümanlığın, tarihin, şartların ve gerçeklerin mecbur kıldığı kardeşler topluluğunun tahakkukunu çok acil temin etmek mecburiyetindedirler. Ahvâl şunu gösteriyor ki; olmakla ölmek arasındaki tercihin son demlerini yaşıyoruz. 
  • Türkiye olarak ise; herşeyden önce İslâm âleminin geçmişte liderliğini yapmış olmanın idrak ve şuuruna sahip olmalıyız. “Bu cihan iki padişah için küçük” diyebilen bir anlayışla dünyaya ve olup bitenlere batılı gözlüğüyle değil, çok geniş zaviyeden bakabilmeliyiz. Ufkumuz geniş olmalı, şöyle bir bakışta Edirne’yi görebildiğimiz kadar, Üsküb’ü, Kosova’yı, Saraybosna’yı ve hatta Viyana’yı görebilmeliyiz. Kıbrıs, Ortadoğu, Çekiç Güç, Peşmerge, Ermeni, Kürd… gibi konularda dış tesir ve baskılardan âzâde olarak oluşmuş tezlerimiz olmalı ve sonuna kadar bunları müdafaa etmeliyiz. Dost ve düşman bütün dünya nazarında insiyatif kullanıcı bir ülke imajı meydana getirmeliyiz. Amerikalının personeliyle birlikte gemimizi yok etmesini takiben, Amerika’dan önce biz ortaya düşüp; “kaza olduğunu düşünüyoruz” deme zilletini göstermemeliyiz. “Bosna-Hersek’e karşı silah mı kullanalım yani” gibi ümid ve haysiyet kırıcı laflar yerine, güven verici mesajlar vermeliyiz. Komünizmin çöküşü, SSCB’nin dağılması ve Balkanlar’daki belirsizliklerden istifâde için, Allah’ın lütfettiği en güçlü aday olma şansını batıyı vasıta kılarak tepmemeliyiz. Biraz zor görünse ve manen layık olmasak da, ilâhî takdirin bizi; “lider ülke Türkiye”ye doğru sevkettiğini görecek basirete sahip olmak için Rabbimize yalvarmalıyız. “Allah için güçlük yoktur.” 

Prof. Dr. Osman Öztürk, Değişen Türkiye'de Değişmeyen Gündem, Rağbet Yayınları, 2008, s.153-157: 1991-1993 arasında yazılan makalelerden müteşekkil bir eserdir.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir