İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

YAHYA KEMAL ve “EZAN-I MUHAMMEDΔ ŞİİRİ

Gözler manzara seyretmekten hoşlandığı gibi, kulaklar da güzel seslerden büyük bir zevk alır. Unutmayalım ki, makamlarına uygun ve ehliyetli müezzinler tarafından okunan ezanlar, güzel seslerin başında geliyor. Ezan bir ibâdet olduğu kadar, dînî mûsikî olarak da kulalardaki pası, gönüllerdeki yası gideriyor. Bu ilâhî dâvet sâdece inananları değil, kalp gözü kapalı olanları bile etkiliyor. Güzel sesli müezzinlerin okuduğu ezanların tesirinde kalarak Müslüman olanlara bile rastlıyoruz. Kethüdâzâde Mehmet Ârif Efendi, meşhur Menâkıbnâmesi’nde, Ezân-ı Muhammedî’deki “Hayye alesselâh” cümlesi mü’minleri namaza dâvet etmek içindir. “Hayye alel felâh” sözü ise, kâfirleri îmâna çağırmak içindir, diyerek bu hakikate işâret ediyor. Büyük Türk şâirlerinin de ezana kulak verdiklerini, konuyla ilgili enfes şiirler kaleme aldıklarını biliyoruz. Mehmet Âkif Ersoy, Yahyâ Kemal Beyatlı, Abdülhak Hâmid Tarhan, Tevfik Fikret, Necip Fâzıl Kısakürek, Ârif Nihat Asya, Ahmet Hâşim, Fâruk Nâfiz Çamlıbel Ezân-ı Muhammedî’yi terennüm eden şâirlerden sâdece bir kaçını teşkil ediyor. Bunların içinde Yahyâ Kemal Bey’in kaleme aldığı Ezan şiiri doğrusunu söylemek gerekirse, tam bir şâheser olarak kendini gösteriyor. “Emr-i bülendsin ey ezân-ı Muhammedî / Kâfi değil sadâna cihân-ı Muhammedî” mısrâlarıyla başlayan bu şiiri okurken, kulaklarınız sanki Dersaâdet’te okunan sabah ezanlarının lâhûtî sedâlarıyla bayram ediyor. “Ezân-ı Muhammedî” şiirine bu özelliği ve güzelliği kazandıran iki sebepten biri, Yahyâ Kemal gibi güçlü bir şâirin eseri olması, diğeri ise zor şartlar altında kaleme alınmasıdır. Türkçe Kur’an, Türkçe Ezan diyerek ortalığın velveleye verildiği, zihinlerin bulandırıldığı, dînî kavramların sulandırıldığı bir devirde, İslâm’ın asliyetini ve sâfiyetini bozmak için elden gelen gayretin gösterildiği, âdeta terör estirildiği bir zamanda böyle bir şiiri kaleme alması Yahyâ Kemal’in aynı zamanda cesur bir karaktere sâhip olduğunu gösteriyor. Müteşâirlerin, dalkavuk şâirlerin bu kadar çok olduğu bir toplumda, Mehmet Âkiflerin, Yahyâ Kemallerin değeri bir kat daha artıyor. “Kendi Gök Kubbemiz”in altında mutlu ve umutlu yaşamanın hazzı, zevk olarak bize yetiyor. Büyük şâirimizin eserlerini Türk irfanına kazandıran merhum Nihad Sâmi Banarlı’yı da bu vesileyle rahmetle, minnetle anıyoruz.

Ayasofya Camii

   Yukarıdan beri söylediklerimizi teyit edecek bir anektodu, müsaâdenizle nakledeyim. Merhum Mâhir İz hocamız bir gün büyük şâirimizle yolda karşılaşıyor. “Ezân-ı Muhammedî” şiirinden duyduğu heyecânı ve memnuniyeti dile getirerek, kendisini büyük bir muhabbetle kucaklıyor. Yahyâ Kemal de, “Öyle günler yaşadık ki, neredeyse bizi gâvur yapacaklardı. Yazmayıp da ne yapayım!” diyor.

   Üsküp ezanları

“Benim ham dînî hem de millî terbiyem üzerinde daha şiddetle müessir olan annemdir. Annem çok Müslüman bir kadındı. Muhammediye okur, bana Kur’an öğretirdi. Annem Yazıcızâ’deyi sabah namazlarını kıldıktan sonra okurdu. Beyaz başörtüsü ile, elindeki kitaba îmanla eğilişini hâlâ görür gibiyim. Muhammediye’nin o mısrâları, bana bizim öz macerâmız, evimizin, mahallemizin, Üsküb’ün ve müphem surette, bütün milletimizin dünya ve âhiret mâcerâsı gibi gelirdi. Daha o yaşta Yazıcızâde Mehmed Efendi’nin Türklükle İslâmlığı yoğuran millî-İslâmî harsini benliğimde hissetmeye başlamıştım.” Diyen Yahyâ Kemal, işte bu “Ezân-ı Muhammedî” şiirini annesine ithaf ediyor. Hâtıralarından anlaşıldığına göre, şâirimiz, çocukluk yıllarını büyük bir hasretle anıyor, Üsküp minârelerinde okunan ezanları sonraki yıllarda da  büyük bir hasret duygusuyla, hatırlıyor. Yine kendisinden öğrendiğimize göre, minârelerde ezan başladığı zaman evlerinin içinde rûhânî bir sessizlik oluyor. Hatta u sükûnet hâli sadece evlerine münhasır kalmıyor, Üsküp sokaklarında bile kendini gösteriyordu. Peygamberimizin -sallallahu aleyhi ve sellem- asırla önce Bilâl-i Habeşî’den dinlediği ezan, yüz yıllar boyu, kendi semâmızda hem dînî, hem millî bir mûsikî hâline geliyordu. Unutmayalım ki, bu ilâhî sedâ, bu mânevî nidâ ömür boyu Yahya Kemal’i bırakmıyor. Dînî terbiyenin en önemli unsurlarından birinin de ezan olduğuna cânı gönülden inanıyor. O kadar ki Paris’te bulunduğu sıralarda bile ve hiç ilgisi olmadığı halde, Üsküp’teki ezan sesleri kulaklarında çınlıyor. Daha dünyâya gelir gelmez, kulağına okunan ezanın tesiriyle gaşyolan büyük şâirin edebiyatımıza kazandırdığı ezan şiiri ve onun ilâhî nağmeleri bugün de kulakları dinlendiriyor. Böyle şiirlerin kulaklarınıza küpe olmasını istemez misiniz?

   Türk İstanbul

Ezan deyince, tabiî ki akla hemen minâre geliyor. Yahyâ Kemal de 30 Mart 1922 târihli Tevhid-i Efkâr gazetesinde “Ezan ve Kur’an” başlığıyla kaleme aldığı şâheser makalede sözü Ayasofya’nın minârelerinde okunan ezana getiriyor. Merhumun bu konudaki düşüncelerini nakletmeden önce, mütâreke yıllarına âit bir hâtırâsını kısaca hatırlatmak istiyorum. İstanbul’un işgal edildiği o netâmeli yıllarda, Rumlar sürekli taşkınlık yapıyorlar. İstanbul’u Yunan şehri göstermek için büyük bir çaba harcıyorlar. O yılın Ramazan ayı geliyor. Rumları iyi tanıyan ve Türkleri seven bir yabancıyla Moda’da berâber bulunan şâirimizin anlattığına göre, karşıdan İstanbul, mahyalarıyla, minarelerinin şerefelerindeki kandilleriyle muhteşem bir görüntü arz ediyor. O yabancı bu manzaraya şöyle bir baktıktan sonra, “Bu Şehir Türktür ve Türk olmasa insâniyet güzelliğinden bir alem kaybeder!” diyor. Bu mahya ve kandil nümâyişi (gösterisi) karşısında heyecana kapılan yabancı şunları söylüyor.

   “Rumlar, bir senedir bu şehri bize Yunanlı göstermek için ne çarelere baş vurmadılar. Kendi evlerinden sonra, Beyoğlu’ndaki Türk emlâkini de beyaza, mâviye gark ettiler. Siz ses çıkarmadınız. Lâkin bu akşam ne sizin ne de hükûmetinizin tertibi eseri olarak minâreler kendiliğinden öyle bir nümâyiş yaptılar ki, bu şehrin milliyetini tamâmiyle gösterir!”

   Ayasofya’nın minâreleri

Mahyalarıyla, kandilleriyle, müezzinlerin şereflendirdiği şerefeleriyle müşerref olduğumuz minârelerin ihtişâmını dile getiren Yahyâ Kemal Beyatlı bir gün Topkapı Sarayı’na gidiyor. Revan Köşkü’nü ziyâret ediyor. Uzaktan gelen Kur’an sesi dikkatini çekiyor. Bu ses nereden geliyor diye sorunca rehberi, Hırkâ-i Saâdet Dâiresi’nden geliyor, cevâbını veriyor. Peygamberimizin -sallallahu aleyhi ve sellem- hırkasının saklandığı cennet gibi yeşiş bir odanın Türkkârî penceresinin önünde duruyor. İçeride iki hâfız görülüyor. Biri ellerini kavuşturmuş, gözlerini yummuş oturuyordu. Diğeri ise diz çökmüş, müsterih ve yüksek bir sesle Kur’an okuyordu. Yahyâ Kemal, Hırkâ-i Saâdet önünde Kur’an ne zaman okunur, diye rehberine sorunca, “Dört asırdan beri her saat! Geceli gündüzlü!” cevâbını alıyor. Yavuz’un Hırkâ-i Saâdet’i Mısır’dan getirip bu odadaki yerine koyduğu günden beri kırk hâfız nöbetle Kur’ân-ı Kerîm okuyor. Türk târihinde bir dakika bile buradaki Kur’an sesi kesilmiyor. İşte bu gezinti esnâsında, gördüğü manzaradan çok etkilenen Yahyâ Kemal Bey, hüküm cümlesi olarak şunları söylüyor:

   “Gezintilerimde bir hakikat keşfettim. Bu devletin iki mânevî temeli vardır: Fâtih’in Ayasofya minaresinden okuttuğu ezan ki hâlâ okunuyor. Selim’in Hırkâ-i Saâdet önünde okuttuğu Kur’an ki, hâlâ okunuyor!

   Eskişehir’in, Afyonkarahisar’ın, Kars’ın genç askerleri siz, bu kadar güzel iki şey için döğüştünüz!”

   Aziz İstanbul’u, leziz üslûbuyla bizlere tanıtan, Eski Şiirin Rüzgâriyle gönül dünyâmızı serinleten Yahyâ Kemal Beyi, bu vesileyle bir kere daha rahmetle anıyorum ve “Ezân-ı Muhammedî” şirini teberrüken takdim ediyorum:

EZÂN-I MUHAMMEDÎ

Emr-î bülendsin ey ezân-ı Muhammedî
Kâfî değil sadâna cihân-ı Muhammedî
Sultan Selîm-i Evvel’i râm etmeyüp ecel
Fethetmeliydi âlemi şân-ı Muhammedî

Gök nura gark olur nice yüzbin minareden
Şehbâl açınca rûh-ı revân-ı Muhammedî
Ervâh cümleten görür Allahü Ekber’i
Akseyleyince arşa lisân-ı Muhammedî

Üsküp’de kabr-i madere olsun bu nev-gazel
Bir tuhfe-î bedî’ü beyân-ı Muhammedî


Dursun Gürlek, Tebessüm ve Tefekkür, İstanbul: Kubbealtı Neşriyâtı, 2014, s.142-147

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir