İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

YUNAN PROPAGANDASI

İnsanların çoğu derin düşünce ve muhâkemeye meyyal değildirler. Bu alışkanlığı kazanamamış bulunmalarından veyahud da zamanlarının her mesele üzerinde kâfi miktarda durmaya müsâid olmamasından dolayı, ilk nazarda dikkatlerine çarpan her şeyin sathî telkin ve şartlandırmasından kurtulamazlar. Bu yüzdendir ki, propaganda yirminci asrın en tehlikeli silâhı sayılsa -belki de- mübalâğa edilmiş olmaz. Zira, ihtiyaçlarının alabildiğine artması yüzünden vakti az ve acelesi çok olan asrımız insanının, propaganda karşısındaki teessüriyyeti (etkilenmesi) akla durgunluk verecek derecelere ulaşmıştır. Bu gerçeği en şümûllü bir sûrette keşfedenlerden biri de, Dünya’yı Cermen Irkı’nın emri altına sokmak üzere kıyam etmiş olan Hitler’dir. O derecede ki, propagandayı “bakanlık” seviyesinde bir teşkilât haline getirmiş ve bütün cihana karşı “V1” ve “V2”lerinden daha evvel ve daha müessir bir silâh olarak kullanmıştır.

   Dünya’da propaganda denilen zehirli silâhın açtığı şifa bulmaz rahnelere mâruz kalmak yönünden, bizim kadar talihsiz bir başka millet gösterilemez. Bu asrın başında, namlarına İslâm’ın muhâfız ve müdâfiliğini yaptığımız ve kendilerine asırlar süren bir sûlh ve sükûnet devri yaşattığımız Arapların bir Filibi veya Lawrens’in iğvalarma kapılarak birtakım tam hayaller arkasında koşmaları, propaganda denilen o zehirli silâh ile mecruh ve ma’lûl bulunmalarından başka bir sebeple kabil-i izah değildir. Fakat düşman bu silâhı -hiç şüphesiz- iki ağızlı bir hançer gibi kullanmıştır. Hâlâ bir kısım Türk münevverlerinde müşâhede edilen Arap düşmanlığı da tahribât ve ifsâdâtın mütekabil bir sûrette yürütüldüğünü fiilen isbat eden bir husustur. Yani Ceziret-ül-Arap’a (Arap Yarımadasına) çoktan göz koymuş olan İngiliz emperyalizmi resmen teşkilâtlandırdığı bir propaganda şebekesiyle bir taraftan Arapları bizden ayrılmaya azmettirirken, diğer taraftan da, bizi, o koca kitle ve bilâd-ı Arab’ı redde imâle eylemiştir.

   Fakat bize bir Cihan İmparatorluğu’nun kaybında, düşman ordu ve silâhlarından daha ziyade zarar vermiş bulunan propagandanın asıl müessir cephesi, Hristiyan Garplılar tarafından sinsi ve sistemli bir sûrette yürütülmüş olanıdır. Bizi dehşetli bir aşağılık duygusuna iten ve Hristiyan Batı âlemi ile kaynaşmaya heveslendiren bu propagandaların yan neticelerinden biri de “Yunan hayranlığı” olmuştur. Zira Batı tefekkürünün temeli addedilen kadîm Yunan san’at ve fikriyâtına meyletmeden, garplı efendilerle hemhâl olabilmek imkânı yoktu. Bu yüzdendir ki, ilk Garpçılar, Türk fikir ve siyaset hayatında -tâbir caizse- Yunanperestliğin bayraktarı olmuşlardır. Bunlar Yunan hayranlığını o ölçüde modalaştırmışlardır ki, bugün nasıl ilerici sayılmak için solcu olmak şart zannediliyor ise, o tarihlerde de münevver sayılabilmek için Yunan san’at ve fikriyâtına vâkıf ve meftun olmak zarûri addediliyordu. O derecede ki, bilâhere millî ve tarihî hislerimizi muhalled mısralarla terennüm edecek olan bir “Yahya Kemâl” bile gençliğinde kendini bu Yunan propagandalarından ve Yunan hayranlığına kapılmaktan kurtaramamıştır.

Lawrence ve Philby Arab kisvesinde.

   Siyasî mevcûdiyetini bizi bütün âleme karşı zâlim ve barbar göstermek üzere giriştiği dehşetli bir propagandaya borçlu bulunan Yunanlılar, bu silâhı Dünya’da Yahudiler’den sonra, en müessir bir surette kullanabilen bir milletirler. Denizci bir kavim bulunmaları, arazilerinin imbat kabiliyeti itibariyle zayıflığı onları gezgin bir millet haline getirmiş ve kendilerine aşağı yukarı her yerde küçük bir koloni teşkil etmek imkânı sağlamıştır. Bu, kendiliğinden teessüs etmiş bir beynelmilel propaganda şebekesi demektir.

   Türk – Yunan muhârebesine tekaddüm eden günlerde, kendilerine Batı Anadolu’dan toprak verilmesini ve kuzeydoğu Karadeniz sahillerinde bir “Pontus Devleti”nin kurulmasını sağlamak maksadıyla Birinci Cihan Harbi’nin gâlip devletleri üzerinde yürüttükleri dehşetli propagandanın şümûlünü kavramak isteyenler, Dimitri Kitsikis adındaki bir Yunanlının Paris’te bir doktora tezi olarak hazırlayıp bastırdığı ve “Yunan Propagandası” Türkçemize -eksilterek de olsa- kazandırılmış bulunan ismiyle eseri ibretle okumalıdırlar. Bizim için, hâlâ devam etmekte bulunan bu zehirli Yunan propagandasının nasıl şümûllü ve müessir bir sûrette yürütüldüğünü kavramak için, düşman ağzından bu kitapta ifade edilmiş gerçeklere vukuf son derece ehemmiyetlidir.

Sol köşede Elefterios Venizelos ve hayalî Yunan haritası…

   İşte Yunan propagandasının her zaman sadece düşmanlarımız üzerinde değil, bizim birtakım sözde münevverlerimiz üzerinde bile müessir olmakta bulunduğunu kavramak için Kıbrıs hadiseleriyle alâkalı neşriyata şöylece bir göz atmak kâfidir. Kıbrıs’a en tabiî insanî ve millî bir vazife görmek üzere giden ordumuzu, faşist ve işgalci olarak damgalayan, bu hususu duvar edebiyatına kadar aksettiren birtakım sözde münevverler her yerde karşımıza çıkmaktadır. Bundan daha ehemmiyetlisi, bir Türk üniversitesinde “hukuk profesörü” ünvanıyla ders veren bir bedbahtın mesud Kıbrıs çıkarmamızdan sâdece birkaç ay evvel Ankara’da “İzmir’de Yunanlıların Son Günleri” ismiyle bastırdığı eserde izhar ve ifade edilen Yunan taraftarlığı ve hayranlığıdır. Bunda, Yunan’a 15 Mayıs 1919 günü İzmir rıhtımında ilk kurşunu atanın mâhud dönme Osman Nevres olduğu hususunu güya isbat (?) için sayfalar dolusu mütâlea serdedilmektedir. Yazarının dönme olma ihtimalini akla getiren bu eserin sonunda müstakil bir fasıl hâlinde bizim “Yunan Mezalimi” isimli eserimiz ve şahsımız hakkında tavizlerle daha bir fasıl bulunmaktadır.

   Yarım yüzyıldan beri topyekûn yarı münevverlerimiz ve idârecilerimiz -Yunan hayranlığı”nın sarasına tutulmuşken şimdi onların İzmir için “kayıp vatan”  diye neşriyat yapmalarına neden hayret ediyoruz. Hele hele Yunan mektep kitaplarında Türk ve Türkiye düşmanlığı yapılmakta olmasının bir bab-ı adî! gazetesinde dehşet saçan bir hadise olarak takdimine ne demeli?.. Siz bu gerçeği yeni mi öğreniyorsunuz? İnönü’nün bir tek kurşun atıp müdafaa etmeden terk ettiği Bursa’ya giren öncü kuvvetlerin kumandanı ve Venizolos’un oğlu olan Sofokles, Osman Gazi Hazretleri’nin sandukasını küfürlerle tekmeleyip “Kalk da milletini kurtar!” diye bağırmış ve burada gazetecilere muzafferâne bir edâ ile poz vererek resim çektirmişken, 1930 yılında hem de hiçbir resmî sıfatı hâiz olmadığı halde Ankara’da resmî merasimle karşılandığında da bu böyle idi… 1930 yılında Türkiye ve Yunanistan arasında “Ticaret, İkamet ve Seyr-i Sefâin Anlaşması” imza edilip de 1924’de mübâdele edilmiş olan Yunanlıların kalburüstü kısmı, kazançlarını Yunanistan’a göndermek imtiyazı ile birlikte tekrar vatana kabul edildiklerinde de böyle idi… Aramızdaki dostluğu (!) bozmasından endişe edilerek Yunan mezâliminin çoğu ecnebi tespiti olan raporlarını ihtiva eden resmî kaynaklarının umûmî kütüphanelerden çıkarıldığı zamanda da…

   Gazeteciler okur-yazar takımının en açıkgöz kısmı sayılırlar. Onlar, bu gerçekleri son Yunan yaygarası dolayısıyla öğrenir ve bunu Amerika yeniden keşfedilmişcesine sâfiyane bir hayretle umûmî efkâra takdim ederlerse, gerisini siz düşünün!… Hele hariciyerimizi!.. Onlar ki; kendilerini Batı Hristiyan Âlemi’nde onlarla kaynaşmış bir milletin mümessili gösterebilmek ve Batı’ya yaranabilmek için ne maskaralıklar yapmışlar ve yapmaktadırlar.

   Gerçekten en az yüz yıldan beri arkasından koştuğumuz ve dostluğuna kabul olunmak için çırpındığımız Batı Âlemi’nin alâkasını celb etmek istiyorsak, İslâm Dünyası’na dönmek ve o Dünya’nın liderliği tavrını yeniden takınmak mecburiyetindeyiz. Bunu yaptığımız gün, Hristiyan Garblılar bizden esirgeye geldikleri dostluk ve alâkalarını korku ve menfaat sâikiyle bezledeceklerdir. Zira, materyalist Batılılar yalnız kuvvet ve menfaatten anlarlar. Bizim ilericilerin gönüllü bir sûrette izhâr edegeldikleri samimî ve dostâne hislerden değil!… Bunu yaptığımız gün, Hristiyan Âlemi’nin bir süper devleti olan Amerika da dahil, her yerde iş başına kim geçerse geçsin, durum değişmeyecektir.

   Biz önce Fransa’nın, sonra Almanya’nın ve nihayet bugün de Amerika’nın arkasında koşmanın hüsrândan başka hiçbir netice vermediğini defeatle müşahede etmiş bir milletiz. Türk yarı münevverleri hüsrâna uğradıkları her merhalede sadece efendi değiştirmekle meseleyi halledeceğine inanır ve bu yola giderlerken Türk ma’şerî vicdanı ısrarla hep aynı ikazı terennüm etmiştir:

“Domuzdan post, gâvurdan dost olmaz!…”


Kadir Mısıroğlu, Âşıklar Ölmez!.., Sebil Yayınevi, 1994, s.168-172

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir